Bir Babalar Günü klasiği
Omuzlarında Seyrettim Dünyayı
Her babanın alın terinde, bir ekmeğin harcı karılır.
Çocuklarınıza ne kadar sarılırsanız;
Onlar da hayata o kadar çok sarılır.
Kocaman ellerini hatırlıyorum sımsıkı ellerimden tutan, omuzlarından dünyaya baktığım müzekker. Yıldızlar omuzlarında öyle yakındı ki baba, gece hiç korkutmazdı ellerini tutunca.
Köylüydü benim babam, toprağın hüznünü savuran. Öperken gece uykumda, borak kokardı. Yağmurdu, yanaklarımda bıraktığı iz. Düşlerimde ise bana dünyaları alan adamdı babam.
Hiç başka çocuklar gibi, oyuncağım olmadı benim. Babamın telden yaptığı arabalar, mahallenin zengin çocuklarının oyuncak arabalarından bile daha güzeldi. Her gün bıkmadan gazoz kapaklarından süsler yapar, uzak diyarlara bir gün kendi özel arabamızla gideceğimiz günlerin hayaliyle uyur kalırdık. Taze fırın ekmeği kokusu çaydanlığın buharına karışır, toprak evimizde sabahı öyle samimi, öyle güzel karşılardık ki; eski taban tahtasından sızan karıncalar bile gıpta ile bakardı mutluluğumuza…
Daha dün gibi hatırlarım gözlerin parlayarak eve geldiğin günü. Ceketinin sol cebindeki gazeteyi tekrar tekrar okuyup, “Mutlaka gitmeliyim” diye evin içinde attığın kısa voltaları… “Almanya’ya işçi alınacak” haberi, her yoksul evde yaptığı telaş ve büyünün dekorunu bizim toprak eve de kurmuştu. Günler su gibi geçmiş, sonunda babamın başvurusu kabul edilmişti.
Artık, mutluluk ve hüzün birlikte dolaşıyordu evimizde. Mutluyduk, masallarımızın üç elması başımıza düşmek için Almanya’da bekliyordu.
Hüzünlüydük, her şeyimiz, evimizin direği babamızdan ayrılacaktık.
Biz onun eve bir gün bile geç gelmesine dayanamazken, tahta kapı önlerinde yolunu, oltasına balık takılmasını bekleyen balıkçı misali beklerken, günlerce onu göremeyecektik.
Babamızı kucaklamak için koştuğumuz tozlu yollar, şimdi onu uğurlamaya hazırlanıyordu. Bizler ise hiç tanımadığımız ayrılığa hazırlanıyorduk.
Her şeye alışmıştık, yalın ayak yürümeye, salçalı ekmekle yarı aç uyumaya, mum ışığında ders yapmaya…
Velhasıl yoksulluk aç bırakıp üşütse de, canımızı bu kadar yakmamıştı. Oysa ayrılık yüreğimizden bir parça çekiyor, uykularımızı bölüyor, en kötüsü de düşlerimizi çalıyordu.
Babam sağlık kontrolünden geçmek üzere önce Ankara’ya gitti. Alman doktorların karşısında ilk sınavını başarıyla atlatmış. Dönüşünde ise gideceği sayılı günleri beklerken, tahta divandan yolları seyrediyordu. Gözleri postacının getireceği haberde, uzun bir sefere hazırlanan denizcilere mütenasip yanık gurbet türküleri söylüyordu:
“Gurbet o kadar acı ki, ne varsa içimde hepsi bana yabancı…”
Babamızdı bizim, düşlerimizin kutup yıldızı. O olmadan ne karanlıkta yolumuzu bulabilir ne de kokusunu hissetmeden uyuyabilirdik.
Uykusuz geçen sayılı günlerin birinde, annem erkenden uyandırmıştı bizleri. Bayram sabahı mahmurluğu ve telaşı vardı evimizde.
Bir an, keşke bugün bayram olsa, diye düşünmüştüm ki sadece çok özel günlerde giydiği takım elbisesi ile babam, elinde havlu, içeri girdi.
Belli ki yine büyük bir özenle ellerini ve yüzünü yıkamış, kurulanmaya hazırlanıyordu. Göz göze gelince elinden havlu düştü. Kardeşimle yanımıza gelip, öyle sessizce yanımıza uzandı.
Arada bir bizleri öpüyor, sonra tekrar sarılıyordu. Sanırım bunun adı mutluluktu; sevdiğine sarılıp, öylece kalmak…
Hâlbuki mutluluğumuzun adresi babam, bizim mutluluğumuz adına uzun bir ayrılığa hazırlanıyordu. Bir an “gitme” demek istedim.
Senin varlığın yeter baba, gitme…
Sonra birden kanatlanıverdi içimden kelimeler, gözyaşına karıştı, sadece ağladım. Her ıslak kelime gibi, içime zindan oldu söylenmemiş kelimeler…
Bu gün bile hâlâ sızlatır, yüreğime yapışmış, sürekli kanatan, acıtan kelimeler.
Yıl, 1963. Serin bir sonbahar sabahı. Yer, Sirkeci İstasyonu. Kara bir tren, babamızı alıp götürmeye hazırlanan.
Tren ne kadar büyükse o kadar büyük insanların umutları; benimse umurumda bile değil.
Tren gibi kapkara bir hüzün içimde topladığım. Oysa etrafımda ellerinde kâğıt helva, mutlu bakışlarıyla çocuklar koşup oynamakta, bağbozumu işçileri, Almanya’da iş imkânı bulmuş babalarımıza gıpta ile bakmakta.
Uzun sarılmaların sonunda, acı acı çalan tren sesi, sanki insanlara hüzünlerini hatırlatıp, yorgun işçi misali ağır ağır hareket ediyordu. Ben trenin peşinden koşuyordum. Aslında peşinden koştuğum, doğan güneşi kıskandıran babamın yüzü…
Ve o yüz, ilk defa çocuklar gibi ağlıyordu.
Son defa resmini yüreğime çekme, kokusunu duyma telaşı… Nafile... Kalabalık arasında düşüyor, kaybediyorum yüzünü.
Ellerinde kâğıt helvaları yarım kalmış, onlarca çocukla birlikte ağlıyoruz.
Sanki bu bir oyun ve ben hiç tanımadığım çocuklarla oynuyorum, düşmeden ağlatan, acıtan ayrılık oyununu.
Bu oyunda ağlamak serbest, diyorlar.
Söyle benim güzel babam, bu oyunda da ağlasam başım kel olur mu?
İki yılın sonunda babamın ölüm haberini almıştık.
Ne kadar zor seni beklerken tabutuna sarılmak! Oysa senin yorgun bedenine sarılıp, günlerce uyumayı düşünüyorduk. Küçükken omuzlarına çıkıp topladığımız bulutlar öyle çok birikti ki yokluğunda gözlerimize, bu kez omuzlarına sarılıp ağlamak vardı...
Yokluğunu yüzümüze pervasızca vuran geceye inat, sana sarılıp uyumak vardı babacığım! Lakin sen yoksun, çocukluk düşlerim, ellerinde taze fırın ekmeği yok.
Bilir misin, her baba gizli ağlasa da düşen her gözyaşında bir çocuk büyür!
İşte canım babam, biz senin yokluğunda akıttığın gözyaşlarıyla büyüdük. ‘Almancının çocukları’ diye hep hevesle baksalar da bizlere; ne oyuncak arabalar ne de, en güzel çikolatalar doldurdu boşluğunu. Kimse bilmez, bilemez...
Ben, canım babam, senli fakir yılları hiçbir zenginliğe değişmem. Şimdi eski zaman filmlerini seyrediyorum. Sana benziyor tüm cefakâr babalar, ekmek kavgasında çöküyor omuzları.
Ağzımda lokmalar diziliyor boğazıma, önce sen sonra seni ağlatan Gül Nebi’nin, hurmayı ağzında açlığa rağmen beklettiği an geliyor aklıma: “Yediğiniz her lokmadan sorumlusunuz”.
Biz hicranın çocukları, yani senin canların, haramdan hep uzak durduk. Varsın evimize giren tek haram, mutluluk olsun. Helalinden sevdik. Keşke sen de hep yanımızda olsaydın da yine telden arabalarla tutunsaydık hayata, tuza batırıp yeseydik ekmeği… Biliyor musun, en lezzetli ekmek, bir babanın elinden sofraya gelen ekmektir!
Ve mutluluk, canım babam, bir çocuğun babasının ellerini tutup, kafa tutmasıdır dünyaya!
Bu yüzden sımsıkı tutuyorum çocuklarımın ellerini. Siz ey babalar! Siz de çocuklarınızın özgüven kalelerini kurup, dünyaya sevgiyle kafa tutmalarını istiyorsanız, asla bırakmayın yavrularınızın ellerini. O eller ki, siz ne kadar tutarsanız, onlar da o kadar tutunurlar hayata.Almancının Çocuğu
Almancının çocuğu diyorlar adıma,
İşaret parmağıyla gösterirlerken beni
Nereden bilsinler?
Hasret yazılmış alınyazıma,
Nereden bilsinler?
Hissiz oyuncaklara
Takas edilen,
Yetim kalan düşlerimi…
Almancının çocuğu diyorlar adıma,
Bremen mızıkacıları kandırıyor
Masallarımın prensini,
Yani seni babam, seni,
Alıp götürüyorlar,
Sarışın adamlar yorulmasın diye.
Ve sen esmer babam, esmer hüzünleri
Bırakıp gidiyorsun ardın sıra,
Çocukların sarışın yarınlarda mutlu olsun diye...