
Şöyle biraz genişçe, dikdörtgen bir tabla üzerinde oynanan domino oyununa benzer hayat; Hani zar atıp ilerlediğin, sağa sola yöneldiğin ama hep ileriyi seçtiğin, doğru olana dokunduğunda, tüm pulları arka arkaya devirdiğin, yanlış hamlede ise oyunu kaybettiğin… Biraz da satranca benzer; Bir piyon olarak başlanılan hayatta, mat olmadan karşı kulvara ilerleyebilmek hedefiyle; atlar, kaleler ve fillerinle. Kendinden çok şey kaybetmeden, şahı devirmek ümidiyle… Zaman, tozu dumana katarak gitmesiyle meşhur olduğu kadar, yaşattığı anda güzel olmasıyla da meşhurdur. Bulunduğu anda yaşatır tüm güzelliklerini, değerlerini ve geçip gittikten sonra da hiç pirim vermez arkasında yitip gidenlere… Dalından yenen meyve güzeldir; İnsan zihninin alamayacağı derinlik ve incelikle hesaplanmış bir zaman çizelgesi vardır ömrü hayatın. Herşeyin bir zamanı vardır; Ağlamanın, gülmenin, ödenecek bedellerin. Çocukluğun ve gençliğin, sonra da büyümenin… Geç kalmadan söylemek gerek zamanında, özlediğini, gururun mahkumu olmadan sevdiğini. Siz ona erken, o size geç kalmadan… Çünkü birgün ‘çok geç’ demek için bile çok geç olabilir. Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendiremezseniz uçup giderler. Günlerden birgün, bir kırlangıç, bir adama aşık olmuş. Penceresinin önüne konmuş, tüm cesaretini toplamış, tüylerini kabartmış ve güzel durduğuna ikna olduktan sonra da küçük, sevimli gagasıyla cama vurmuş; Tık...tık...tık... Adam birden parlamış; Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş ve uçarak kaybolmuş gökyüzünde. Ama pes etmemiş. Aradan biraz zaman geçtikten sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş; Adam kararlı, adam ısrarlı; Aradan bir zaman daha geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: Bazıları, gerçekleri duymayı sevmez ya, adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş; Yine aradan bir zaman daha geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş; -‘ Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.’ - Kırlangıçların ömrü altı aydır... Cansen Erdoğan
Zaman, bizler büyüdükçe küçülen, koşsak bile hep önümüzden giden bir avuç kıvılcımdır aslında. Parlaktır, izlemeye doyamadığın.
Ama sıcaktır, dokunmaya dayanamadığın.
Ömer Hayyam; ‘Uzunluğunu güneşin seyri, kalınlığını ise tutkular belirler’ der zaman için…
Zamanından önce buruktur tadı, sonrasında ise acı..
Mevsimsiz sıcaklar korkutur insanı, zamansız gelen telefonlar, çalınan kapılar, yollanan mektuplar…
Mutluluğun da gizli formülü budur aslında; Doğru zamanda, doğru yerde, doğru işi yapmak, doğru kişiyle olmak…
Doğru zamanlama olmazsa, zehirli parmaklıklar ardında tutuklu bulunan ruh, orada acı çekmeye mahkumdur.
Ama bizler, hayatın bu doğru orantısına ters yol kat ederiz çoğu kez; Küçükken büyük, büyümüşken genç olmak isteriz. Küçükken büyükmüş gibi davranır, tam da büyümüşken, kendimizi genç zannederiz. Oysa zamanında yaşansaydı duygular, yaşında yaşansaydı yaşanacaklar, tadı çıkarılan, geri gelmez zamanlar bu kadar özlenmeyecekti belki. Tıpkı sevgili gibi; Özlenen, özlediğinde gelmelidir, çaresizliğinde sana yürümelidir. Yoksa o da artık herkes gibidir.
Ve inanın ki;
Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karşınıza çıkar, değerini bilemezseniz uçup giderler.
Asla da geri gelmezler…
Adam cama bakmış ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş.
Bir meşgulmüş, bir meşgulmüş!
Allah Allah, kimmiş ki onu işinden alıkoyan?
Minik bir kırlangıç!
Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiiiiin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış;
- ‘Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.’
-‘ Yok daha neler… Durduk yerde sen de nereden çıktın şimdi, olmaz alamam!’ demiş. Gerekçesi de sersemceymiş;
- ‘Sen kuşsun! Hiç kuş insana aşık olur mu?’
- ‘Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam’...
- ‘Yok, yok ben seni içeri alamam’ demiş. Biraz da kabaymış ve lafı kısa kesmiş;
- ‘İşim gücüm var, git başımdan !’
- ‘Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm, birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın.Yalnızlığını paylaşırım..’. demiş.
- ‘Ben yalnızlığımdan memnunum’ demiş, ‘ rahat bırak beni’...
Düpedüz kovmuş kırlangıcı. Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş.
- ‘Hay benim akılsız başım’ demiş. ‘ Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte, yalnızlığımı, umutsuzluğumuzu, mutluluğumuzu paylaşırdık.
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş;
Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Bu kez gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş.
Ama...
Onun ki hiç görünmemiş…
Yazın sonuna kadar, penceresi açık beklemiş ama boşuna.
Kırlangıç yokmuş!
Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış.
Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş, olanları anlatmış.
Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:
Yeni sitemizi beğendiniz mi?