Bayram sabahları…
Karşı caminin minaresinden yükselen ezan sesiyle uyanılıp başucunda bekleyen yeni kıyafetlerin, temiz elbiselerin giyilmek için sabırsızlıkla beklendiği o mistik, sevinçli, keyifli sabahlar…
Porselen kaselere özenle yerleştirilmiş ikramlıklar, çikolatalar…
Şeker yemenin limitsiz olduğu özel zamanlar, ziyarete gelmeye başlayan eş, dost ahbaplar…
Evler biraz dolup da kalabalıklaşınca çaktırmadan sıvışıp komşuların yolunu tutmalar;
Orada bekleyen mendil içinde harçlıklar, şekerler, çikolatalar...
Bir çoğumuz bu ritüeli gerçekleştirmişizdir neticede;
Çocukluğumuzun bayramları geçerken gözlerimizin önünde, huzur sarmalında gizli sıcacık bir gülüş yankılanır, yılların örselediği yüreklerimizde…
Ahmet, Dilruba ve Türkan;
Onlar da çocuk yürekleriyle tasasız bir heyecana uyanmışlardı o bayram sabahında.
Arifeden ütülenmiş giysileri başuçlarında, yeni boyanmış rugan ayakkabılarıyla rengarenk şekerleri hayal ediyorlardı masum umutlarıyla.
Annelerinin değil öpmeye, koklamaya kıyamadığı yanakları pembe pembe, komşularının bayramını kutlamak istemişlerdi, küçücük elleriyle…
Hayallerinde, biraz mendil toplayıp, şeker doldurmak vardı ceplerine.
Tek suçları buydu işte…
Süt kokan bedenleri, uğursuz bir caninin vahşet ininde, toprak oluverdi birdenbire.
Sapık bir cellat, kan kokan nefesiyle gölge ederken üzerlerine, yitip giden üç masum çocuk değildi sadece.
Gözleri artık ağlamaktan açılmayan anaları, musalla taşında canlı canlı yatan babalarıyla toplumun en değerli mihenk taşını, aileleri öldürmüştü bu kansız vicdansız.
Ve bir daha hiçbir şey aynı olmayacaktı, hem bu aileler için hem de bu vahşete şahit bizler için, namazlı ya da namazsız…
Şuursuz bu eli kanlı katil, beş on sene yatıp iyileşecek mi sanırsınız ve öyle sanıp da dışarı mı salacaksınız…
Sorarım sizlere; devlet politikasına aykırı diye Deniz’leri, Menderes’leri asan siz, hadi bebek katili Apoyu asmadınız, bunu da mı asmayacaksınız…
Bayramlar içimi acıtıyor artık benim; parlak kağıtlara sarılmış şekerler de öyle…
Çünkü ben bir anneyim…
‘Profesör’…
Akademik ünvanların en büyüğü belki de, ağırlığını hissettiren, bol keseden afilli de…
Lisans eğitimi almış her öğrenci gibi, profesörlerin derinliği bir başkadır gözümüzde.
Ders anlatışları, davranışları, hayata karşı duruşlarıyla hep örnek alınan, fikri sorulandır herkesçe.
Uzun yollardan geçmişler, sonsuz dersler görmüşler, ilmi başarının tavanına nice zorluklarla yerleşmişlerdir.
Günlerden bir gün acı bir haber düşer gazetelere;
Yine bir kadın tecavüze uğramıştır hunhar şekilde.
Bizler ‘vay hain, vicdansız’ diye veryansın ederken birbirimize, bir profesör çıkar ortaya, gazetelere sürmanşet;
‘Dekolte giyen kadına tecavüz edilir’ demeciyle…
İnsanlar, şaka mı değil mi diye düşünüp taşınırken verdiği demecin arkasında, ‘dekolte ağır tahriktir’ diyerek durur profesör.
Bunun dekoderli açılımı;
‘ Zavallı, mağdur tecavüzcünün hiç suçu yoktur, tüm suç dekolte giyen hain kadınındır aslında’.
Bu nasıl bir mantıktır, bunu söyleyen, yüzünü batıya dönmüş bir ülkenin profesörü nasıl olabilir, allahaşkına…
Kendine güvenen, bunu kendisinde beğenen kadınların tercihidir dekolte giyinmek.
Bir tercihtir kıyafet seçiminde; bir türban, bir çarşaf, gibi misalde.
Bırakın tecavüzü, tacizi bile hak etmez dekolte.
Bu ancak içi kopkoyu karanlık, içi dışı fesat, zaaflarına hakim olamayanlar için tahrik unsurudur, ve toplum için affedilemeyecek bir suçtur.
‘Eşitlik deyince içim ürperiyor artık benim, kadın hakları deyince de…
Çünkü ben bir kadınım…
Hukuk fakültesine ayak basar basmaz ilk öğretilen düstur;
‘ Herkes, aksi ispatlanıncaya kadar suçsuzdur. Suçluluğu iddia eden, bu iddiasını ispatla mükelleftir’.
Sağlam bir hukuk devletinin, vatandaşını koruyan, güçlü bir anayasal düzenin bireyi olmayı hissettiren derin ve köklü bir inancın paydası…
Oysa ki atalarının uğradığı zulmü bilmeden, çoluk çocuk yaşanılan dramı, ardında kalan binlerce mezarı görmezden gelen bir yazarın, yaşadığı ülke ve ülke insanlarını hiçe sayarak, dünya önünde alkışlanarak bir de Nobel ödülü ile taçlandırılarak sarfettiği cümleler, bu düsturun kalbine nişan alıyor.
Tamamen varsayımlara dayanan iddialarla dünya arenasında boy gösterirken, ‘Bütün bu iddia ettiklerin olurken, sen orada mıydın’ diye insan merak edip soruyor.
Eğer dedelerinin zamanında olanda, yoksa orada, niye haybeden ahkam kesiliyor…
Pamuk ülkemin pamuk insanlarının yaralarının deşilmesine, pıhtılaşan kabukların koparılarak çekilmesine öfkem kabarıyor artık benim, bunun kanunlarla da bertaraf edilememesine…
Çünkü ben bir hukukçuyum…
Zaman hızla ilerken, teknoloji gelişir, toplumsal ilerleyiş değişik ivmeler kazanırken, sosyal parametrelerde de değişiklikler gözlenir oldu. Daha önceleri suç işlenir, suçlu bulunur, suçu sabit bulunur, mahkum edilirdi. Şimdilerde ise önce suçlu ilan ediliyor, sonrasında mahkum ediliyor, gerek kalırsa suçu ispat ediliyor oldu.
Fikri suçlarda da sistem aynı işlerdi
Kitap yazılır, basılır, okuyucu okur, sonrasında toplatılırdı.
Bu sistem de şimdiki düzende tadil oldu; kitap yazılıyor, toplatılıyor, en son da okuyucuyu meraklandırıp okutuluyor.
İlk başlarda bir pazarlama taktiği gibi görünse de durum o kadar masum değil anlaşılan.
Peki basılmamış bir kitap, halka arz olmadığı sürece suç unsuru teşkil eder mi?…
Yazarın belki de son anda bunu yayınlamaktan vazgeçeceği, yırtıp atacağı ihtimali düşünülebilir mi…? Bir inceleme yaptırılmaksızın, tamamen keyfi şekilde, bilirkişisiz, ehlivukufsuz toplatılma kararı hukuka uygunluk arz eder mi?…
Bunları bilmek istiyorum artık ben; toplatılma hallerinin var olduğu iddia edilen genel-geçer hukuki dayanaklarını da…? Çünkü ben bir naçizane yazar adayıyım…
Gencecik kızı testereyle doğrayıp çöp kutusuna atanların, minicik çocuklara tecavüz edip toplumun değer yargılarını hunharca yıkanların, akademik ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü kisvesi altında milletin onur ve itibarını zedeleyenlerin, hak yiyenlerin, içinde Allah korkusu olmayanların cezalandırılmasını diliyorum; gerekirse bir kalem hareketi, gerekirse bir ip marifetiyle…
Çünkü ben, olup bitenler karşısında insanlığından utanmaya başlayan bir insanım…
Cansen Erdoğan