
Eylülün yaz dönümü, baharın nazlı niyazlı, şımarık kızı ‘nisan’,düştü yollara, dayandı kapılara…
Kanadına takılı göçmen kuşlarının, bir de bahar kokulu, deli yağmurlarının iştirakiyle…
Kış giyinmiş üşüyen bedenini, nisanın vurdum duymaz rüzgarına bırakan toprak ana, başını semaya kaldırmış kana kana içiyor göğün tuzlu damlacıklarını bugünlerde ve ‘bulutlar ağlamazsa, yeşillikler nasıl güler’ dizeleri düşüveriyor kurak bozkır tepelerine…
Yağmur…
Su damlacıklarının bir amaç için birleşip yeryüzüne kavuşmaları…
Gökyüzünden bereket yağması, Tanrı’nın oğlunun, güneşin kızına imkansız sevdası.
Tüm pragmatik felsefelerin, dinsel öğretilerin, dogmatik düşüncelerin olmazsa olmazı…
Kuran-ı Kerim’in Rum Suresinin 48. Ayetinde; ‘Allah, rüzgarları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler’ diye bahseder yağmurdan ve onun rahmetle arındırdığı ruhlarıyla kullarından…
Gecenin koyu sessizliğinde, usul usul yağan bir ninni, çakan şimşekleriyle gök gürültülü bir sevgili, gökyüzündeki hayal gücünün tuvalidir çünkü…
Özlenmeyen, sevilmeyendir oysa yağmur.
Yok olup giden düşler gibi beklenmeyen, çoğu kez istenmeyendir.
Oysaki güneşi herkes sever, maharet yağmuru sevebilmektedir.
Geceyi, karanlık saçlarını yıkarken izlemek, buharlaşıp giden sevincimizi gökten geri istemektir.
Ve şehri tam kalbinden bıçaklayıp gitmek isterken uzaklara, gerisin geriye koşup kucaklamaktır, yanaklarına değen hüzün buğulu damlalarla…
İki bulutun birbirine duyduğu aşktır yıldırım ve o bulutların gözyaşıdır aslında yağmur.
Gökyüzünde parlak bir kraliçe edasıyla süzülen güneşi kıskanıp saklayan bulutların gözyaşları, süzülürken yağmurla, ayın puslu, esmer örtüsüne sarınıp korunurlar.
Ay, bulutlara sarılır uyur, bulutlar da ona, ta ki seher yeli, sabah güneşiyle birlikte çıkagelip de girince araya…
Çekip gider bazen yağmurlar, varlıklarını unuttururlar.
Ne zamanki başaklar boyunlarını büker, toprak çatlayıp küser, fidanlıklar kurumuş çöllere döner, işte o zaman hatırlanırlar feryat figan.
Katrelerin öpmediği gül yaprakları, alacasını kaybetmişken, kiraz ağacının pembe çiçekleri tohum vermez olmuşken, bahar dalları eğilmiş toprağa su diye inlerken, dualar okunur her bir ağızdan, adaklar adanır yağmur sure’leriyle.
Ve o sırada susturup şehrin bütün seslerini, izlerken kabul olunan duaların hikmeti, yağmurun delikanlı heybetini, şemsiyeler açılır peşi sıra, ıslanmamak için altında bu beklenen rahmetin huzur veren ıslaklığıyla.
Hasretle bekleyip gelişini, geldiğinde de uzaklaştırmak köşe bucak, bu destursuz Tanrı misafirini...
Peki bizim gökyüzümüz…
Neredeyse damlalarına tutunup da gökyüzüne tırmanacak sıklıkta yağarken damlalara yeryüzüne, hüzne gebe anılar da yıkanır şehir yalnızlığında, örselenmiş duygular rıhtımında.
Ilık toprak bağrına basarken her damlayı bir bir, meleklerin fısıltıları da işitilir yıldızlardan.
Sızarken camlardan ince ince, düşünülür, ‘ acaba hayatımızda her şey yolunda mı’ diye.
Oysaki alçıdaki yüreğimiz, cevap bekleyen nice soruyla doludur.
Niye o zamanlarda, gözlerimiz dolu doludur…
Kalbin ıslaklığı eşlik ederken semanın gözyaşlarına, korkarız ya olur da sevgimizi eritirse, çamur bulaştırırsa kalbimize diye.
Aksine yıkar, tertemiz yapar o elele tutuşup da ruhumuza akan damlalar.
Her yağmur sonrası toprak kokusunda sevgi duyumsanır büzülüp kalmış yürekte ve bir kuş cıvıldar içinde, nisan yağmurları kadar kısacık ömürde.
Artık el sallama vakti çoktan gelmiştir, sevince ve de sevgiye.
Sıhhatler olsun yüreklere diye diye…
Hava şartlarıdır hayatımız.
Bazen ılık ve güneşli, bazen karla karışık yağmurlu.
Yaşanan ve hissedilen sıcaklık hep aynı olmaz, sebebi gözlerimizdeki nemden belli.
‘Bugün havan, gök gürültülü ve sağanak yağışlı’ derken ‘yukarıdaki’, bir bakarsın ertesi gün çiçek açmış kalbinin dalları, bahar çoktan gelmiş de yerleşmiş bile…
Yağmur, umudun ve huzurun simgesi aslında.
Gözlerini kapatıp kendini bırakmayan kalabalıklar, yağmurun akışına, ne çok şey kaçırıyorlar aslında, buğulu camların arkasında.
Bitmek bilmez dertler, yağmur olup üzerimize yağsa da, rengarenk gökkuşağı ancak yağmurdan sonra çıkar…
Hiçbir şey, nisan ayına yağmur kadar yakışamazdı.
Hiçbir ay da, yağmurun altında nisan kadar masumlaşamazdı…
Nisan yağmurları, yılanın ağzına düşerse zehir, bir istiridyenin ağzına düşerse inci olurmuş.
Ve yüreğini arındırdığı yüreklere düşünce de sevgi olurmuş.
O halde tutalım yağmurun küçük ellerini; sevgi dolu kalbimiz ve incisini bekleyen istiridye tanesiyle…
Cansen Erdoğan
Yeni sitemizi beğendiniz mi?