
Bembeyaz bir sepette, yan yana dizilerek başı göğe yükselmiş elma şekerleri…
Paslanmamış düşleri olan çocukların kıpkırmızı sevinçleri…
Bundan otuz yıl önce, mutluluğun tanımı elma şekeriydi benim için.
Her zaman bulunmayan, incecik bir jelatine sarılmış pırıl pırıl parlayan bu şeker, parlak düşlerin, imkansız hayallerin kırmızı mutlulukların simgesiydi adeta.
Şimdi ne zaman elma şekeri yiyen bir çocuk görsem, içimde tarifsiz bir sevinçle, çocukluğuma dönerim mutlaka…
En büyük hedef büyümektir çocuk için o zamanlarda. Anlamsız bir telaş vardır büyümek ve büyütmek için onları itiş kakışla. ‘Yemeğini yersen çabuk büyürsün’, ‘süt içersen boyun uzar’ nidalarıyla hızla büyütülür çocuklar, sonunda ne olacaksa. Büyümeyi beklemek zor iştir; Şeker kavanozuna sandalyesiz erişebilmek, sınırsız çikolata yiyebilmek, saatlerce çizgi film izleyebilmektir ilk hedef. Oyuncak arabalar yerine sahicilerini sürebilmek, harçlık yerine kendi paranı kazanabilmek, izin almadan evden gidip istediğin zamanda geri gelebilmektir sonraları. Ve henüz inanırken bol bol masal dinleyebilmek, masaldan keyif alabilmektir.
Oysa büyümek, satmaktır düşlerini…
Düşlerini gerçekleştirmek için sunulan imkanlar karşılığında vazgeçmektir onlardan. Uçlarına birer yıldız bağlayıp geceye salıverdiğin düşlerini, bir daha görememektir gökyüzünde. Büyüyüp de gerçekleşme vakitleri geldiğinde, o düşlerin yok olduğunu fark etmektir çaresizce. Kuyrukluyıldız koleksiyoncusu olmaktan vazgeçip gökyüzünün lambalarını söndürmektir sessizce…
Umududur insanlığın, Umuttur çocuk aslında, özellikle de gerçekleştiremedikleri söz konusuysa. Hayalleri vardır insanların gerçekleştirmek istediği, düşleri vardır diledikleri. Bir gün gelip de içlerindeki çocuk öldüğünde, bu hayaller de buharlaşıp karışır gökyüzüne. Bilirler ki zordur artık bunları gerçekleştirmek, izin yoktur kendilerine. İşte o zaman sonsuz bir istek yeşerir anne-babanın yüreğinde, kendilerinden bir parça getirmek için yeryüzüne. Tamamlayamadıkları bulmacayı, belki de onlar çözer diye. Çünkü yeni doğmuş her çocuk, Tanrının bizden hala umudunu kesmediğinin bir göstergesidir neticede…
Gerçekten nefes alabilmektir çocuk olmak. Küçücük ciğerleriyle oksijeni içine çekmek, o oksijenle koşup oynayıp enerjisini tüketmektir. Aldığı nefesin farkında olmayan, içine çektiği oksijenin hazzına varamayan büyümüşlerin aksine alınan her nefesin tadını çıkarabilmektir. Adam olacak çocuk olmak değil, çocuk olabilen adam olabilmektir.
Sadece öğrenen değildir çocuk, aynı zamanda öğretendir. Nedensiz mutlu olmayı, umutla bakmayı ve isteklerini gerçekleştirmek için sonuna kadar dayatmayı, bunun için de her yolu mübah saymayı… Hayal kurmayı, mucizelere inanmayı ve iyi insan olmayı. Masumiyetin, sözlükte geçen bir sözcükten ibaret olmadığını. Çocuk kalbinde annenin melek, babanın kahraman sayıldığını ve küçücük elleriyle kalbinizi tuttuğunda artık hiçbir şeyin sizin için aynı olamayacağını…
Kanayan dizleri vardır çocukların, yara bere olmuş kolları, bacakları. Anne öpücüğüyle iyileşen yaraları… Büyümek, kanayan dizlerin yerini yüreklerin almasıdır. Yara bere olmuş yüreklerde, kanayan yaraların kabuk bağlamasıdır. Ve o anne öpücüğünün bu yaralara merhem olamamasıdır.
En çok çocuklar sever bayramları, seyranları. Heyecanla beklerler doğum günlerini, yılbaşlarını. Her özel gün bir kutlama, her kutlama bir oyuncak demektir onlar için. Oyuncakçının vitrin camındaki el izi, horoz şekeri tezgahının önündeki kuyruktur, çocuğun göbek adı. Çocukken dökülen yaşlar kırılan oyuncaklara, büyüdükçe de kırılan umutlara. Yani oyuncak bir kara sevda almak, değişmemek hala, öyle biraz çocuk kalmak..
Çocuklar, hata yapar tanırken hayatı, büyükler ise hayatın tam içindeyken. Kıskançlık ve vefasızlık her iki kollarına girip de yürürken, çocuklar anlamazlar, ne demek olduğunu bilmeden. Büyükler de yalan söyler, çocuklar gibi korkudan değil. Menfaat girdabında, ego savaşında maalesef hep yenik düştüklerinden. Bağışlamaktır büyümek, ‘büyüklük sen de kalsın, affet’ i işitmektir çevreden. Ama unutmamaktır ne olursa olsun, bağışladığın şeyi hiç unutmamak. Aksine unutandır çocuk. Gözlerinden akan sicim gibi yaşlara, ıslanan pembe yanaklarına güneş açan gamzeler kondurur aynı anda. Ama bağışlamaz çocuk. Yaralanan küçücük kalbi anlam veremez karşılaştığı kötülüğe, şaşırır kalır sadece. Unutur zaman içinde, dağılır fikri, siler geçer zihninde ama yüreği bağışlamaz onu, hiçbir zaman, hiçbir şekilde…
Dünyanın en büyük hazinesidir çocuk için, ucuna beyaz bir kurdele takılmış elma şekeri aslında. Oysaki içindeki çocuğu kendi elleriyle öldürmüş büyük için bu, çubuk saplamak ve daha sonra da baş aşağıya şeker şurubu kovasına daldırılmak suretiyle öldürülmüş elma…
Dopdolu düşleri, kırmızı renkli hayalleri vardır çocukların. Biz büyüklerden farkları, bu hayallerin gerçekleşeceğine inanıyor olmalarıdır. Ustası öldüğünde yağ satan, bağ satan çocuğun, bezirgan başına aç kapıyı diyerek meydan okuma kudreti vardır. Hayatın bir elma şekerine benzer olduğunu ise biraz büyüyünce anlayacaklardır. Kırmızı bir elma şekeriyse hayat, o kırmızı şeker ancak incecik bir kat. Altında kalan elmanın tadı ise üstündeki şekerle birlikte kart. İncecik jelatini çıkarıp da yaşayınca doludizgin, ağzımıza, yüzümüze bulaşır hayat. Ve keyifle yenen kısmından sonra geriye kalan elde, hayatı dimdik gösteren sopaları. Başka deyişle bir şekilde kalbimize saplanıp kalmış kazıkları…
Şimdilerde çocuk yüreğimi dürtüyorum usul usul.
İçimdeki çocuğu, bana teslim ediyorum, pervasızca.
Hayallerimin ucuna yıldız bağlayıp bıraktım havaya.
Çünkü çocukluğumu özlüyorum ben; bir çocukluğumu, bir de kırmızı elma şekerlerini…
Cansen ERDOĞAN
Yeni sitemizi beğendiniz mi?