
Bir şenlikle başlar bütün hikaye…
Toplanır tüm melekler gökyüzünde kahkahalar, müzikler çınlar cennetin dört bir yerinde…
Dünyaya gönderilmek üzere hazırlanan bebeğin etrafında toplanırlar hep birlikte…
Korkuyordur bebek;
Hiç bilmediği bir yere, çok uzakta mavi bir oyuncak topu andıran gezegene gitme vakti gelmiştir. Annesini seçmiş, seçtiği annesine ve onun sıcacık kucağında geçireceği ömre doğru yol alma, yepyeni bir hayata doğma zamanıdır.
Cennetten el sallayan melekler yavaş yavaş uzaklaşırken benliğinden, yeryüzündeki bir melek karşılar onu.
Tanır annesini, süt kokan yüreğinden..
Bir çocuk doğar.
Onunla birlikte bir anne doğar…
Varoluşun Adem’den sonraki en büyük gerçeğidir anne
Karşılıksız sevginin, ete kemiğe bürünmüş şekli…
Katıksız fedakarlığın, sonsuz sabrın, biberondaki süt hali…
Geleceğe dair beslenen umutların, örtüsü açılmamış yatakların, uykusuz sabahların sessiz ama sancılı zamanların asalet timsali.
Düşüp de dizi kanayan çocuğun, yüreği kanayan annesi vardır.
Bedeni kor olup yanmış çocuğun ateşini, sesinden ölçebilendir anne.
Tez elden büyümeye kurgulu hayallerin, uyusun da büyüsün diye söylenen ninnilerin ardındaki kuş kanatlı kalp…
Üzülse, kırılsa da, sıcacık bir bakışa, içten bir sarılışa her şeyi affeden, silen can...
Ne kadar büyüsek de çocukluğumuzu bağrında saklayan, çünkü çocukluğumuz, aslında elimizde tek kalan…
Bir çocuk büyür.
Onunla birlikte bir anne büyür…
Gençlik döneminin sabır anıtıdır anne…
Delifişek günlerin, sonu gelmeyen isyanların sessiz duvarı.
Bitmek bilmez hezeyanlar yaşayan yorgun yüreği, delik deşik olsa da sözlerle mermi misali, bozulmaz asla asaleti.
Durur ve bekler yavrusunun içinde kopan kasırgaların tezde bitmesini.
İçtiği kızılcık şuruplarının haddi hesabı yoktur bu uyanışta.
Yüreğine bir beden dar gelen göğüs kafesi, keser nefesini her soluk alışında.
Ama bırakmaz yine de yavrusunun küçücük ellerini, kavrar onu kalbinden, basar bağrının derinlerine…
Okşar saçlarını uyurken, öper usul usul, içi olsa da pare pare…
Bir çocuk yetişir.
Onunla birlikte bir anne gelişir…
Baş başa içilen kahve keyfidir anne…
Kahve kokusunda annenin kelimeleri, sıcaklığında elleri…
Hare olup iç içe geçmiş kelimeleri, kahvenin telveleri.
Her bir telvede konuşan yaşanmışlıklar, kabuk bağlamış yaralar, dinmiş görünen sancılar…
Bin bir emekle kurduğu yuvadan, kendi kanatlarıyla uçan kuşlar.
Bir kahve fincanıyla bakılan fallar, geleceğe dair umutlar…
Tüm yaşananlardan geriye kalan kahır, o da anneyi düşününce dağılır.
Bir çocuk yuvadan uçar.
Onunla birlikte bir anne yüreği de kanatlanıp uçar..
Gözleriyle göremeseler de her şeyi kalpleriyle duyar anneler…
Bazen bir telefon sesinde, bazen bir mesaj bildiriminde.
Bir ses tınısında, bir kelime yazılışından anlarlar yavrularının mutsuzluğunu, umutsuzluğunu.
Panter kesilir anne, çocuğunu korumak için, olaylardan, haksızlıklardan, en çok da vicdansızlardan.
Yara bere içinde kalsa de bedeninden çok yüreği, bırakmaz savaşmayı, uğruna ölümü kutsal saymayı.
Tüm benliğini koyar ortaya;
Aşkta ve savaşta, bir de yavrusu olduğunda, her şey mübahtır nasılsa…
Fırından yeni çıkmış poğaça kokusudur anne…
Pamuk elleri, çıtır çıtır un kurabiyesi…
Dokuz ay karnında taşıdığını, ömrü billah sırtında taşıyandır.
Bir demet çiçeğe tav olan, sıcacık bir sarılışa dünyasını sunan…
Yalnızlıklarının gurbetinde, hayatın tüm zorlukları küfesinde, yılların yorgunluğu yüzündeki çizgilerde vücut bulur annelerin.
Ve bu annelerin çocukları, hiçbir zaman büyümezler.
Kanatlanıp uçsalar da, kendi yuvalarını kursalar da, annelerinin küçük prensleri, pamuk prensesleri olmaktan vazgeçmezler.
Kendi çocuklarını büyütürlerken, annelerinin sıcacık yüreğinde, kol kanat geren bedenlerinde büyümeye devam ederler…
Yeryüzünde bir yuvasız kuşlar vardır, bir de annesiz çocuklar…
Yalnız kalpleri tutunmaya çalışırken hayata, küçük elleri hep boşlukta asılı kalır.
Ürkek halleri vardır onların, büyüseler de hep çocuk kalan telaşlı ruhları…
Başarılı olsalar da hayatta, kendi çocukları olmuş olsa da, hiç iyileşmeyen yaralı yalnızlıkları.
Nerede başı öne bir çocuk varsa, gözleri yerde tutuklu, annesi yoktur onun, yüreği doğuştan karalı…
Bir anne gider.
Bir çocuk, bulut kanadına takılı çocukluğuyla birlikte gider …
Ayakları altında uzanan cennetiyle, altında gül biten yumuşak elleriyle, kocaman da olsalar onları sımsıkı içine alıp, bağrına basan küçücük yürekleriyle, büyük Yaradan’ın el verdiği küçük tanrılardır anneler…
Bir gün herkes gitse de, kimseler olmasa da yanınızda, O hep size kalandır…
Çünkü;
Ne zaman bir çocuk doğar bir yerde, o zaman bir anne doğar yavrusuyla birlikte…
Cansen Erdoğan
Bir Bebek dünyaya gelmek üzere, Dogdu, Dogacak. Yakarır tanrıya, Gitmemek için dünyaya ayak sürer, Tanrı Sorar; Ne var aglayacak, Zırlayacak, Yaşayacaksın Bak. Bebek; Burada beni anlayan, Dinleyen, bakan besleyen sendin Tanrım. Şimdi dünyada ben kendime nasıl bakarım,Derdimi anlatırım. Dil bilmem, yemek bilmem, hatta yürüyemem, ac susuz kalırım, Tanrı; merak etme der; Sen dünyaya gidince orada seni bir Melek karşılıyacak, O yedirecek, Giydirecek, ekmek su Verecek, O Bakacak, Seni Sevecek, Okşayacak, bagrına basacak, Seni benden cok daha fazla koruyacak. Peki der Bebek; Ben onu nasıl Tanıyacagım, İsmi ne, şekli nasıl. Tanrı; İsmi Ayşe olur, Fatma olur, Rengi Siyah olur, Beyaz olur Farketmez. AMA Sen ona ANNE DİYECEKSİN, Sen benim kulumsun, ama onun herşeyi olacaksın. O sana Yürümeyi, Yemegi, Konuşmayı, yaşamayı Ögretecek, Sen benim Kulum Olacaksın, Ama O sana Evladım Diyecek...... ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN.....
Yeni sitemizi beğendiniz mi?