
TAŞ KAFA!...
Gün doğarken sarıdan turuncuya geçen ışıklar yaprakların çiğlerini titretiyordu. Yeşilin tüm renkleri bir sonraki görüntüye yığılmış, koyudan daha açığa, sarımsıdan daha siyaha kurudan yeni filize kadar değişiyordu. Dergahın kapısı yarı açıktı... Bir yana dizilmiş odunlar hemen yanında oturulmak üzere yere uzatılmış ağaç gövdesi vardı!... Kapıdan çıkıp doğruldu... Ak sakalını sıvazlayıp başını kaldırdı... Kim bu derviş diye düşündüm... Yüreğimdeki soru dilime varmadan beyin hücrelerimi sarsan bir sesle cevap geldi
--“İlahi! Senin ve Resulu'nün bendesi, halkının hizmetçisiyim.”
Tam konuşmaya hazırlanmış ve kendimi tanıtmak için ağzımı açmıştım ki Harakani efendinin sesi yankılandı : “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini ve suyunu verin ve adını/dinini sormayın; zira Ulu Allah'ın katında ruh taşımaya lâyık olan herkes, elbette Ebü'l Hasan'ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır:”
Elini omuzuma atıp kütüğe buyur etti. Ve Tekkenin kapısında kaybolurken konuşuyordu: “Dinlen... Uzaktan kalkıp geldin... Birşeyler ye” dedi. Elimdeki sert arpa ekmeğinden bir lokma kopardım. Çiğnemesi ne zor diye içimden geçti. O topraktan aldığı ılık süt dolu tası uzattı. İlk yudumla arpanın taadı mideme ulaştı...
--Ülkemin içine düştüğü fitne ortamı, siyasetin hırsı beni üzüyor. Durumu siz nasıl görüyorsunuz?
Yanıma oturup ellerini dizleri arasına aldı. Bana dönüp şöyle dedi
“Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünya hırsına sahip alim ve ilimden yoksun sofi”
Şimdi sorsam uygunsuz mu kaçar diye konuyu zihnimden geçirip duruyordum. Birden ayağa kalktı... Kapının yanındaki odunları istifledi... Konuyu derleyip toparladım PAT diye soruverdim
--Buradaki dergahınıza saygı sonsuz!. O kadar ki İnsanlık Anıtı’na da bu sevgi ile UCUBE dendi, gölge yapıyor diye de yıkıldı? Şimdilerde türbenize yeterince ışık geliyor mu?..
Geçenlerde anıtın kafası kesildi... Dergahın yakınlarında bir yere atıldı. Bu olay ülkemi yeni tartışmaya itti... Umarım üzerinizdeki GÖLGE kalkmıştır! Dergahınıza gelme sebebim İnsanlık Anıtının akıbetine siz ne diyorsunuz?
“Türkistan'dan Şam kapısına kadar birinin parmağına bir diken batarsa, o diken benim parmağıma batmıştır; aynı şekilde Türkistan'dan Şam'a kadar birinin ayağı taşa çarpsa, onun acısı benim acımdır; eğer bir kalpte bir hüzün olsa, o kalp benim kalbimdir”.
Şu işe bakın!... Ebu'l Hasan Harakani de olan bitenden habersizmiş! Ve icraat onu da mutlu etmemiş... Peki kim mutlu? Bu durumu geçerli kılan neyin kültürü? İşi uzatıp sıkıntıyı sürdürmenin hiç bir anlamı yok! Daha sevindirici bir haber vererek dergahtan ayrılmak uygun olur diyerek Çılgın projeyi sundum! İstanbul nufusu hızla 15 milyona doğru tırmanıyor... Deprem geldi gelecek denirken binaların nerede ise % 70i kaçak. Yani depremde ilk yıkılacak semtlerde hızlandırılmış hiç bir aktif önlem yok!.Boğaz daki gemi taşımacılığının yarattığı kirlilik artarken Samsun’dan Akdenize inen boru hattının yapımından da vazgeçilmiş gibi bir suskunluk var... Ama seçime çeyrek kala propaganda altın çağına ulaştı. Gerçeği ifade etmenin pabucu dama atıldı. Ve olanlar değil olacak olanlar gerçekmiş gibi tartışılıyor... Sıkıntı içinde kalkmış yürümüştük. UCUBE anıtın TAŞ KAFASI tam karşımızda idi...
Toprağı çukurlaştırmıştı. 8 ton taş kafa... Güneş TAŞ Kafanın tam alnına geliyordu. Uzayan gölgesine çömeldik... Ben sordum... “Kanal İstanbul. Tüm Anadolu’yu bir kenara itecek kadar Çılgın bir proje... Gelecekte kent için neleri saklıyor... Neler gelecek halkın başına?” Hasan Karani efendi de sıkılmış gibiydi... Sırtını Taş Kafaya dayayıp mırıldandı:
“Ezel sırlarını ne sen bilirsin ne de ben
Bu muammâyı ne sen çözersin ne de ben
Perdenin gerisinde seni beni bir konuşturan var
Perde kalkarsa ne sen kalırsın ne de ben”
Yeni sitemizi beğendiniz mi?