
Minik bir gölge yansıdı karşı duvardan, ufak ayak sesleri;
Telaşlı, heyecanlı…
‘Anneee’ diye seslenen yavru bir kuş ötüşü ve işte oğlum karşımda…
Yanakları al al, gözleri pırıl pırıl, elinde tuttuğu elli kuruşu gururla kaldırmış, robot şeklindeki kumbarasına atmaya hazırlanmış.
Benim küçük oğlum büyümüş de para biriktirmeye başlamış…
Kumbarasını getirdim, küçük adam da parasını gururla kumbaranın deliğine bırakıverdi.
İçeri girdiğine iyice kanaat getirdikten sonra, başını kaldırdı ve;
‘Anne, sen de kumbaranda biriktiriyor musun ?’ diye sordu.
Bir an durdum, gözlerimi kapadım ve gülümseyerek;
‘Biriktiriyorum’ dedim, ‘biriktiriyorum, ama ben anı biriktiriyorum, yaşanmışlıklarımı saten bir kurdeleyle bağlayıp, kumbaramda saklıyorum. Arada dokunup onlara parmaklarımla, içimde tekrar yaşıyorum’…
Anılar…
Bedenin zamanla cilveleşmesinin meşru sonuçları…
Kalbin reseptörleri tarafından algılanan, hayatın emektar yadigarları…
Ucu yırtılmış soluk bir fotoğraftaki kalın kaşlı kadının mağrur bakışları, büyükanne reçelindeki üzüm tadı. İlk aşkın nefessiz bırakan heyecanı, yaren dudağındaki busenin iç ürperten hazzı... En çok kokularla yaşanır anılar. Her şey kokuyla hatırlanır; Eşyalar, insanlar, yaşananlar... Kokular, çağrışımlardır. Beyin hayatla işbirliği yapar, koku gelir, beyin hatırlar, hayat omuzlarından tutup hızlıca sarsar. Anne kokusuyla başlar yaşam;
Henüz göremeden, sadece duyulan anne kokusuyla…
Bir parfüm kutusunda, fırından yeni çıkmış poğaçanın çörek otu kokusunda hatırlanır annenin tarçınlı süt kokulu koynu.
Babalar, masal kokar burcu burcu.
Sonu mutlu biten masalların, kötüleri yenen güçlü kahramanlarıdır onlar, hala bir yerinizin çocuk kaldığını hatırlatırlar. Kardeşler, fıstıklı çikolata kokusunda saklıdır. Hani kardeş payıyla bölünen ve tadı bir şeye değişilmeyen çikolatanın zamansız tadında…
Evlat, cennet kokusudur aslında, parlak derisine sinmiş, bal tatlı cennet kokusu…
Koku, hep bir şeyleri, birilerini hatırlatır umarsızca, sızlatır usulca. Geçmişidir insanın, ardından yürür peşi sıra…
Her şeyin olduğu gibi aşkın da kokusu vardır.
Meydana gelen elektrik neticesinde, yürekten gelen koku...
Tutku, kokudadır.
Özlem, kokunun altında saklı durandır.
Birini özleyince ilk kokusu gelir akla;
Ellerinin, saçlarının, teninin kokusu…
Bazen dağ esintisine kapılmış çam ormanlarının kokusuyla gelir sevgili, bazen dalından koparılmış taze şeftalinin kokusuyla…
Üzerinden aylar, yıllar geçmiş olsa da, araya başka hayatlar, insanlar girmiş olsa da, hiç beklenmeyen bir anda gelen kokuyla irkilir insan bir anda…
İlk tanışılan zaman gelir akla, elini tuttuğu ilk an…
Eski bir bankta oturup da paylaşılan simit, gevrek tadıyla.
Sararmış sayfalarıyla eski duran ama hiç de eskimeyen bir kitabın arasında kurutulmuş güllerin buruk kokusuyla…
Pamuk prenses masalı gelir akla.
Masalların mutlu biteceği öğretilmiştir ya nasılsa.
Belki bitmemiştir ama roman olup yıllarca okunacaktır mutlaka…
Sonbaharda hazan yağmurları, kışın is tutmuş kartopları, yazın tuzlu yosun, ilkbaharda çiçek açmış ağaçların renkli çiçeklerinin kokusuyla mevsimlerin de kokuları vardır. Sevgili kokan sabahlar da uyanıp, dışarıda salınan havayı çektiğinizde içinize, burnunuza dolan koku söyler nerede olduğunuzu, hangi mevsimin hangi zamansız durağında…
Hani her tenin, her terin kendine has kokusu vardır ya parmak izi gibi; Hiç geçmeyen, silinmeyen, başkasında görülmeyen. İşte kelimelerin de kokusu, virgülün, ünlemin, soru işaretinin de kokusu vardır, ayrı ayrı… Mutluluk yazarken, kalemden yağmur sonrası gelen toprak kokusu yayılır. Ayrılığı hecelerken, kesif bir yanık kokusu duyulur, yüreğin yangınlarından kopup düşen. Virgülün kokusu tereddüttür, duraklamanın baharat kokusu. Ünlem, isyan kokar bağırış çağırış. Acıdır, kırmızıdır. Gizemli korkuların kokusu gelir soru işaretinin altta asılı küçük noktasından. Cevabı olmayan soruların suskun, kararsız ve çaresiz taze elma kokusu. Ruhun kokusu tene akseder; Ten ruh kokar. Kalbin kokusu, gözlerden fışkırır; Yeni açmış portakal çiçeklerinin ferahlatan kokusunda, kavanozdan gelen kahvenin buruk kokusunda hayat bulur kalp ve ayrılığa dayanamadığında da ince, uzun bir bardaktan gelen anason kokusunda bırakır kendini, yar için yardan aşağı…
Anı deyince albümler gelir akla, yığın yığın, üst üste dizilmiş albümler. Baktığınızda fotoğraflara, dudağınızı ucu kıvrık bir tebessüm eller. Eski tarihli bir sinema bileti bulursunuz sayfaların arasında, zaman gözlerinizin önünden film şeridi gibi geçer. Bir zamanlar beyaz olan, şimdiyse zamanın sararttığı bir peçeteye yazılmış notlar karşınızda raks eder. Gözbebeğinizin sizi saran sımsıkı kollarından kurtulan kocaman bir damla, bunların üstüne düşer. Sayfaları çevirmeye devam ederken bir koku gelir ansızın burnunuza. Elleriniz kilitlenir, gözleriniz sabitlenir, dalarsınız uzaklara. Yaşarsınız o zamanı yeniden, bugünün başka bir boyutunda. Seksek oynadığınız sokaktan gelen kağıt helva kokusunda, sevdiğinizin uçsuz bucaksız tuzlu deniz kokusunda, zamanın arafında kaybolur, beyniniz sarhoş, kalbiniz tarumar olur…
Anılar kumbaramın, eskimiş kilidini açarken, gıcırdayan menteşelerin ağlama sesini duydum. Özenle sarıp kaldırdığım geçmişimin üstündeki tozları üfledim. Kuytuda kalmış hüzünlerimi süpürüp, umutlarımı sudan geçirip çalkaladım. Gizemli korkular kokusunu, portakal çiçeklerinin, tarçınlı sütün, bir de yosun kokulu sevgilinin kokusunu duyumsadım. İşim bittiğinde kapağını usulca örtüp kilitledim. Kumbaramı kaldırırken içindeki tüm kokuları yüreğime hapsettim. Kuşe kağıtlara sarıp gönlüme yerleştirdim. Ve içimden hiç gitmesinler, burnumdan firar etmesinler diye içlerini naftalinledim.
CANSEN ERDOĞAN
Yeni sitemizi beğendiniz mi?