
Böyle bir yazı yazmayacaktım aslında, hazır havalar ısınmaya, doğa canlanmaya, insanlar yaza teslim olmaya hazırlanmışken… Yazın gelişi, umutların yeniden yeşerişi tarzında bir yazı yazmaya hazırlanırken O; ‘Ne güzel, ağlayabiliyorsun, içindeki yangınları gözyaşlarınla söndürebiliyorsun’ dedi. Solan çiçeğe, börtü böceğe, filmdeki sahneye kısacası her şeye duygulanıp hayatın karmaşasında boşluklara tutunup ağlama potansiyeli olan ben, anlamadım ne demek istediğini... ‘Şaka mı yapıyor acaba’ diye düşündüm önce. Nesi güzel olabilirdi ki, vara yoğa, her şeye duygulanıp ruhun tozlu sokaklarını, yüreği baskı altına alan duygulardan kurtarıp, bazen ince, bazen sağanak, gök gürültülü yağmurlarla temizlemenin. Anladı sessizliğimin sebebini; ‘Ağlayamamak, nasıl bir şeydir, bilir misin? Acı doruğa ulaşınca yaş gelmez gözlerden. Kalbin kuşlarının kanatları kırıktır, uçamazlar. Gözlerin denizleri durgundur, limanları yerle bir. Acılarını, gözyaşlarına yazmışlardır ağlayamayanlar, sevdalarını, umutlarını, arzularını, damla damla. İşte o yüzden ağlayamazlar; Gözyaşlarına kapılıp gitmesinler, damla damla yokolup yitirmesinler diye. Ağlayamayan yürekler, ruhlarını öldürürler. Ruhları canlı kalıp da bedenlerine eziyet etmesin diye’…
Ağlamak, bu kadar önemli miydi gerçekten. Hangi yöne akacağı belli olmayan bir çift nehrin çağıldaması, bir başarı parametresi mi oldu yoksa artık günümüzde. Oysaki sözün bittiği yerde insanın iç’inin dile gelmesi, duygular tıkandığında, kalbin kendini boşaltabilmesidir ağlamak. Hüznün ve sevincin hudut çizgisidir. ‘Gözüme bir şey kaçtı’ hikayesiyle, delikanlılığa söz söyletmemek, kalabalıklar içinde yalnızlığın yüzünü ellerinle örtmektir. Yutkunamamak, haykıramamak, gidememek, kaçamamak, ölememek, yaşayamamak, gülememektir, ağlamak… Kalbin kapılarına vurulan kısa süreli mühür, bazen de kalbin açık görüş günüdür. Ağlayamamak, keskin, köşeli taştan yürekler yaratır. Ağlayamayarak, söyleyemedikleriniz içinizde kalacak, yıllar boyu, hatta ömür boyu birikecekler, birbirlerine yapışacaklar ve artık damla damla akmalarına imkan kalmayacak, katılaşacaklardır. İçeride bir yerlerde, en derinlerde, zorlayacaklardır sizi. Her gün yeniden hatırlatacaklardır söylemek isteyip de söyleyemediklerinizi. Her gün biraz daha taşlaşıp, biraz daha kızdıracaklardır kendi kendinizi. Bu baskılardan bunalan beden insafa gelip de bırakınca yaşlarınızı serbest, biraz ıslanır gibi olacaktır gözleriniz ancak geç kalınmıştır artık geçenler için ağlamaya. Çünkü bugüne ait değildir ki o gözyaşları; geçmişte ağır yaralanmış kalpten akan kanların, yağmur olup düşüşüdür yeryüzüne. Geçmiş, serbest kalmıştır, kefaleti ödenmek suretiyle. Ama bugün, hala demir parmaklıkların gerisinde; Uzun zaman olmuştur, ağlamayı ve nasıl yapıldığını unutmuşsunuzdur. Vazgeçersiniz
Bazen plakta çalan bir şarkı sözü, müzik nağmesi azmettiricisi olur, pusuda bekleyen gözyaşlarının. Geçmişi anımsatan bir şarkıda, bazen soluk bir fotoğrafa bakarken bazen burnunuza çok uzaklardan gelen bir kokuda, içinizde var olan o kocaman boşlukta kaybolup o boşluğu hiçbir zaman dolduramayacağınız hissettiğiniz yalnız bir gecede, yelkovanın akrebe küstüğü bir saatte, çaresizliğinize, özlem duyduğunuz sevdiğinize, avuçlarınızdan giden masumiyetinize ağlarsınız...
Dile getirilemeyen binlerce sözcüğün beyinde kaza yapmasıdır, ağlamak. Geçmişin görüntüleri, film şeridi gibi geçerken gözlerinizin önünden, uzanıp yakalayamamaktır onları. Acısı çıksın da genzi yakmasın diye, bir zaman önceden gözyaşlarına yatırmaktır yüreği. Sonrasında yıkayıp süzüp huzura bırakmaktır. İçinde bekledikleri su ise, gözyaşlarının hayalet karası rengine boyanmıştır.
Kağıt kesiklerini bilir misiniz? Kağıt kesiklerinin o ansızın deşen ve kesip de kanatan hamlesini… Kalpteki kağıt kesiklerinin doğal sonucudur ağlamak; Bir kesik yarasına, bir de yaranın bıraktığı geçmek bilmez sancısına…
Hayatın santra noktası aynı zamanda bitiş mıntıkasıdır. Ciğere çekilen ilk nefesin acısı, doğunca atılan bir şaplaktır. Biraz büyüyünce kalbe atılan tokat, musalla taşının önünde, veda seremonisidir. Ve ağlamak, tüm dillerde, anadilidir ayrılığın…
Hani ruhun su kaynatmasıdır ya ağlamak, her zaman hüzünden olma, acıdan doğma da olmaz. Sonsuz sevinçlerin, bedene sığmayıp yürekten taşıp dışarı sızma halidir de aynı zamanda. Harflerin de rengi olduğunu fark edip, kelimelerin borcunu ödeme vakti…Bu da ağlamanın, sıvı değil, mutluluk hali. Bir keman sesine başını yaslayıp ritime uzanma şekli…Gerçi önemli farklılıklar da yok değildir hani; Ağlamak bazı şeylerin altını çizer, gülmek ise üstünü. Kahkahada ‘biz’ vardır, gözyaşında ‘ben’…Belki de bu yüzden çok gülen çok ağlarmış misali, atılan kahkahaların bedeli, gözyaşlarıyla ödenir.
Ağlamanın en kaypak ve anlamsız olanı, timsahın avını yemeden önceki gözyaşlarıdır. Canını acıtmadan önce, elinde mendiliyle üzülmüş gibi yaptığı cem-i cümleye. Kalplerindeki gölgelerden anlaşılır onlar. Ve oradan yüzlerine yansıyan karartılardan…
Kendi başına tezatlıklarla dolu bir ironiden ibarettir aslında. Yüreğin en saf halidir ağlamak. En üzünülen zamanda ortaya çıkan, en sevinilen zamanda sel olup akan. Hep acz, güçsüzlük ifadesi olarak gösterilirken toplumlarda, ‘Ağlamayan gözlerde, yürek aranmaz’ der Mevlana. ‘Ağlamak, senin kara dünyanda hala sevdiğin ve hissettiğin, tüm güzelliğin ve çirkinliğinle varolduğundur. Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma; Ağlamak güzeldir’ diyen Sezen Aksu bile; ‘Erkekler ağlamaz’ diyerek kendisiyle çelişmiştir. Oysa belki de en güzel, toplumca dayatılan baskılardan, genel geçer kurallardan sıyrılarak yüreklerindeki katılığı, içlerinde kırılan bir çift tuz sesiyle yumuşatan erkek ağlar. Bir de ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar…
Ağlamak, paslanmış pişmanlıkların, dibi tutmuş mutsuzlukların tuzla yıkanması, ruhun arındırılmasıdır. Kalbin kelepçelerini ıslatıp gevşetirken böyle biraz, inanın tek damla ziyan olmaz. Gözlerden dökülüp karışırken evrene, bir şeyler katıp öyle gider yüreğe. Hala insan olduğumuzun, yaşadığımızın ve sevmeye dair umudumuzun en gerçek kanıtıdır belki de.
Bir melek omzuna dokununca ağlarmış insan. O yüzden ağlamalı, vakti saati gelince, bir şeyi hesaba katmadan. Yağmur sonrası açan çiçekler gibi yüzünü güneşe dönmeli ardından. Kocaman bir tebessüm paketi gelmeli sonrasında. Belki de mutluluk, gözyaşlarının ardından gelen gülüşünüzde saklıdır. Ve yakın yada uzak bir yerlerde, tek bir gülüşünüz için yaşayan birileri mutlaka vardır.
Cansen Erdoğan
Mukemmel ....
Bir zamanlar aglamak için yagmurda yürür koşardım; Göz yaşlarım belli olmasın diye... Sonra Erkeklerde Aglar, Diyerek Aslında göz yaşlarıma mani olmadım. O kadar Çok ağlayacak zaman olduki, Sevinçte, Heyecanda, Gururda, Üzüntüde, Hüzünde, Ayrılışlarda, Kavuşmalarda, Hastalıkta, daha nicelerinde; Gülmekten Çok ağlamışız galiba... Kaleminize sağlık... Sevgilerimle...
Yeni sitemizi beğendiniz mi?