
Televizyonda, yabancı kanalların hepsinde Amerika’nın kurtuluş bayramı hazırlıklarından bölümler gösteriliyor. Tören hazırlıkları, kutlamalar, kortejler. Ne de olsa bugün Amerika’nın özgürlük bayramı, Özgürlükler ülkesinin, özgür kalışının bilmem kaçıncı yıl dönümü... Aynı anda, yerel bir kanalı çevirdiğimde, kaç aydır dinlenen telefon kayıtları, seçimlerde çöpte bulunup sayılmayan oy pusulaları, basılmamış kitapla ilgili toplatma kararları, sanatçılar hakkında istihbarat tutanaklarından oluşan bir haber kokteyli ile göz göze, kulak kulağa geldim. Bir yandan özgürlük bayramı kutlanırken, bir yandan özgür olmayışımıza hayıflandım. Hüzünlü bir tebessüm, kıvrıla kıvrıla yerleşirken dudağımın ucuna, parmaklarım adını yazmaya başladı klavyenin tuşlarıyla;
Ey Özgürlük, var mısın yok musun ?
Zülfü Livaneli’nin dizeleri gelir hemen akla; Hani adını, okulda, deftere, sıraya, ağaçlara, toplara, tüfeklere, kralların tacına, hınca hınç meydanlara yazdığı ‘Özgürlük’…
Gözünü kırpmadan canını veren bedenlerin, kanlarıyla ödenmiş bedeldir Özgürlük. Aynı bayrak altında dökülen kanlar, millet olmaya giden yollardır Özgürlük. Esir yaşayamayacak, tutsak olamayacak toplumların hayata direnişi, bağımsızlık adına kendilerinden vazgeçişidir. Ve belki de yaşanıyorsa bir yerde, kutlanması gereken yegane şeydir.
Akıldan geçer yolu özgürlüğün, yürekte son bulur. Rengi huzur, kokusu topraktır. Aklın zincirlerinden kurtulup özgürlüğün sahillerine vurmaktır dalga boyu. Toplumca dayatılan tüm dogmalardan, uğratılan baskılardan sıyrılmaktır, ‘o ne der, bu, ne der’ prangalarından. Küçük bir deri çantadır; içine konan üç-beş kıyafet, kitap ve de parmak arası terlikten ibaret olan. Birileri üzülmesin, hüzün değmesin diye kendin olamamaktan vazgeçmektir. Düşünde kovaladığın yıldızlara dokunmaktır parmaklarınla, gözlerini kapayıp hayal kurmaktır, rüzgarı kovalamaktan yorgun düşen ayaklarınla. Bazen kendin olabilmek adına, bazen sevilenle olabilmek uğruna, dünyaya meydana okumaktır. Senden beklenileni değil, kendi beklediğini yapabilmek, gerektiğinde işinden gücünden, gerektiğinde evinden, eşinden ama en çok da kendinden gidebilmektir.
Herkese göre farklıdır özgürlük… Hasta için kurtulmaktır acıdan, ağrıdan. Militanın dağlara vuran sevdası, bir tutsağın prangalarından sıyrılma çabasıdır. Mecnunun Leyla’ya sevdası, Prometheus’un tanrılardan ateşi çalmasıdır. Deniz’in, Hüseyin’in, Yusuf’un darağacında bile meydan okuyup yuhalamasıdır. Irak’taki bebek için anne kokusu, öğrenci için sınav korkusu, asker için silah namlusudur. Sunulan seçeneklerden birini seçmek değil, kendi seçeneğini oluşturup onu gerçekleştirebilmektir.
Bazen gökkuşağı sanırsın özgürlüğü, peşinden koştukça uzaklaşan gökkuşağı. Derin sellerden, heybetli kederlerden sonra yükseliveren gökkuşağı gibi ardından koşarsın, koşsan da yakalayamazsın. Hazır olabilmek olduğunu hatırlarsın; Hazır olabilmek her an, her ana. İyi de, nereye kadar diye, sorarsın sonra. Dünyaya mahkum değil misin eninde sonunda, toprağa, suya, ışığa, havaya, insanlara ve de yalnızlığa…
Ezeli belirsiz ebedi bir çizgi sanırken özgürlüğü, büyüdükçe çözdüm galiba formülünü. Başlangıç noktası, ‘Bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde, senin özgürlüğün sona erer’ iken, bitiş noktası; ‘Bedeline katlanabileceğin her şeyi yapabilme hakkı’ denebilir bu keçi yollu, dar geçitli, geniş asfaltı çizgi için. Tanımı bile yaparken, bir başkasının hakkı, bedeli ödenmek şartı aranırken, doğmaya, yaşamaya ve de ölmeye mahkum insan özgür müdür acaba?...
Özgürlük, içinden geleni yaşamaktır aslında, bazen kaçıp uzaklaşmak, bazen hiçbir şey yapmadan sessizce durmaktır. Ama asla derin bir iç çekiş değildir. Dumanlı bakışlar, buğulu gözlerle uzaklara dalma, keşke li cümleler kurma hiç değildir. Özgürlük, kişinin kendi kendiyle en büyük imtihanıdır. Geçerse kendini geçer, kalırsa kendinden vazgeçer…
Sanki sonsuza kadar yaşayıp hep var olacak gibi yaşıyoruz hayatı. Güvenli limanlara demir atıp korunaklı sığınaklar arıyoruz. Hep kalacak gibi, kalıcı olanı alıyoruz. Bir toz zerresi olduğumuz hayatta, kimbilir belki de başka bi canlının ayakucunda yaşıyoruz. Bir başkasının hikayesinin kahramanı, kendi hikayemizin senaryo yazarı yazarıyız. Oysa neye güvenerek yaşıyoruz ki. Güneş bizden sonra da nasılsa doğmayacak mı ki. Herkes bizim kadar küçük ve de bizim kadar büyük değil mi… O yüzden fırtınalara, korkularla birlikte dalmaktan başka çare yok ki. Yaşadım diyebilmek, kendi tercihlerinin peşinden gidebilmek, gerekirse biraz üzülmek, acaba demek ama seçimlerinin bedelini gönüllü ödeyebilmektir. Gerisi hikayedir.
Sabah güneşin doğuşunda saklıdır Özgürlük. Sevgilinin avucunda, kokusunda. Cebinde sözlük anlamıyla beş kuruşla yola çıkmakta. Yalınayak çimleri hissetmek de, sevinci, kederi, huzuru, mutluluğu aynı saymak da. Bulut tozuna bulanmış kanatlarıyla bir kuşun kanadında, haykırışta, marşta. Dört duvar arasına, anahtar deliğinden sızan ışıkta. Özgürlük, yüzüne çikolata bulaşmış çocuğun kahkahasında, toplatılmayan kitaplarda, omuz omuza çekilen halaylarda, yakılmayan parşömenlerde, asılmayan düşüncelerde… Özgürlük bizim içimizde, çünkü özgürlük, bizim kendimiz gerçekte…
Özgürlük, dostluk, kardeşlik barış, şairin söylediği şiir, sanatçının kendi artık olmasa da söylediği şarkı demek. Yarın demek. Topluma rağmen kadın olabilmek, erkeğin rahatça ağlayabilmesi demek. Kalbini dinlemek, gerisini boş vermek demek…
Bir sözün coşkusu, ruhun asil dansıdır. Uğruna savaşılan, yokluğuna yanılandır. Gereğini
yapmayanlar, özgürlüğün tutsağıdır. Çünkü Özgürlük verilmeyen, bedeli ödenerek alınandır.
Cansen Erdoğan
Yeni sitemizi beğendiniz mi?