
Awil'in Renkli Hayalleri
Çocukluk döneminin, yani bir anlamda insan hayatının cilalanmamış taş devrinin en klasik, dinozorumsu sorusudur; ‘Büyüyünce ne olacaksın ?’ sorusu…
Doktor, mühendis, avukat yâda dansöz, şarkıcı, oyuncu cevabı, çocuklu her evin kubbesinde gezinen renkli balonlardır. Bu cevaplar, çocukların henüz kirlenmemiş dünyalarında, pembe hayallerle geleceğe dair ilk umutlarıdır.
Yırtık kıyafetleri, dar omuzları ve ilgiye hasret gözleriyle Somali’nin Mogadişu bölgesinin yıkık sokaklarında dolaşan Awil Salah’ın da renkli hayalleri, geleceğe dair ümitleri, yukarıda sayılan yaşıtlarından farklı olmaması gerek.
Ancak Awil, iki önemli açıdan onlardan farklı.
Birincisi, omzunda asılı tam otomatik ve tam dolu Kalaşnikof tüfeğiyle, ikincisi de, Amerika Birleşik Devletleri tarafından silahlandırılan ve maddi destek sağlanan bir ordu için çalışıp henüz dokuz yaşında olmasıyla…
Beş kilo ağırlığındaki silahı taşımakta zorlanıyor Awil, yoldaşı Ahmet Hassan’dan yardım istiyor, ne de olsa o büyük; tam on iki yaşında…
Hiç okula gitmedi Awil, çünkü okul yok. Parka da gitmedi, çünkü vakti yok; Çalışmak, pardon savaşmak zorunda.
Çünkü açlıktan ve yokluktan çaresiz kalan Somali Hükümeti, ayakta kalabilmek için sokaklardan, parklardan topladığı çocukları cepheye sürüyor.
İşte orada, binlerce ışık yılı uzaklıkta bir gezegende değil, hemen yanı başımızda, birkaç bin kilometre ötede bir insanlık dramı almış başını yürüyor. Bize ise utançtan başımızı öne eğmek düşüyor.
Uzaklarda bir yerlerde, zenginliğin ötesinde, modern teknolojinin tüm nimetleri elinde süper bir güç, kendi obezlerini zayıflatma peşindeyken, arka bahçesi Afrika’da açlık ve sefalet kol gezmekte…
Şaşaa ve bolluk memleketi Amerika, yokluk ve fakirliğin başkenti Afrika.
Aynı harfle başlayıp biten iki farklı kıta; Birinde hayat güllük gülistan, diğerinde her şey, esaret, acı ve isyan…
Günlerdir sürmanşetten veriyorlar, Somali’den gelen haberleri. İzliyoruz, son üç ay içinde açlıktan ölen, beş yaşın altındaki yirmi dokuz bin çocuğun talihsiz kaderini.
Başka bir ülkenin coğrafyasında doğmuş, tek suçları ‘oralı’ olmak olan masum çocuklar ve un ufak olmuş kalbimi kanatan onlarca bıçak kesiği.
Şans eseri burada doğmuş bizim çocuklarımız da onlardan biri olabilirdi ve onlar siz yemek yaparken odalarında oynamak yerine, bulutsuz bir iklimde, ölsünler de yiyelim diye bekleyen bir akbabanın az ilerisinde, bir lokma ekmeğe muhtaç şekilde sona yaklaşabilirlerdi.
Öyleyse, her şeyin fazlasıyla var olduğu, herkese yetecek kadar bol ve çeşitli yiyeceklerin bulunduğu bu dünyada, hala açlıktan ölmekten bahsediliyorsa, asıl yamyam kara tenli, kehribar gözlü yerliler mi, yoksa onların rızıklarını menfaat uğruna çalan açgözlü emperyalistler mi…
Açlık…
Fırından yeni çıkmış ekmeğin peynirle katık edilmesinin hayali.
‘Tanrı bile aç insana ekmekten başka bir şekilde görünmeye cesaret edemez’ demiş Gandhi, ancak yaşayan bilir misali…
Mide gurultuları senfonisinde, duymaz olur kulakların dışarıdan gelen hiçbir sesi. Kokular yönlendirir seni; Bazen mangalda pişen etin, bazen dalından koparılmış domatesin kokusu eritir içini.
Bir zaman gelir ki, ne etik öğretiler, ne ahlaki değerler ne de yasal müeyyideler durdurur açlıktan düşünme kabiliyetini kaybetmiş bedenini.
Hayatta kalma savaşıdır verilen ve neticedir, bir sonraki adımı belirleyen.
Bizler ise, gözümüze baka baka soyup sovanı, trilyonları çalıp çırpanı baş tacı eder, bir paket baklava çalanı hapse mahkûm ederiz. Buna da adalet der, arkamızı döner gideriz.
‘ Öyle alçak bir kapıdır ki açlık, geçilmesi zorunlu oldu mu, insan ne denli büyükse, o kadar çok eğilir.’ . Herkesi çağrıştırıyor açlık, herkes bir şekilde aç; Kimisi yemeğe, aşa, kimisi paraya, pula, kimisi sevgiye aşka…
Doymak bilmez bir benlik taşır insanoğlu, açken duyguları canlanır, doyunca nefsi.
Ruhu uzaklara özlem duyarken, nefsi zorlar bedenini.
Para kazanmak için kaybettiği sıhhatini, aynı parayla almaya çalışır geri.
İstediği hayat için, siler hayat diye verileni.
'Tok olan, cümle cihanı tok sanır, aç olan da, cihanda ekmek yok sanır.' Çünkü aç olanı ancak aç tanır. Aç olanların hayalleri vardır, tuzları kuru olanların değil. Aç ruhlar hayal kurar, başarıyı kovalar.
Ve hayat kimi zaman, sağlam bir kroşeyle yıkıp da yere serdiğinde, ancak aç olanlar, sırtüstü düşerler.
Çünkü ayağa kalmak için gökyüzüne erişirler.
Açlık, hayatın en büyük bireysel sınavıdır. Dayanmaya çalıştığın, ama elinde olmayandır. Tıpkı Somalili çocuklar gibi. Örselenmiş ruhları, yapışmış derileri, sürtünen kemikleri ile yaşanan, gerçekte bir insanlık dramıdır.
Her izlediğimde dolan gözlerim, aklıma geldiğinde burkulan yüreğimle ağlayacağım ben.
Acizlik karşısında kirlenen ruhum, kara çalan yüzüm temizlenene kadar, gözyaşlarım Afrika çölünü yeşertene, kehribar gözlü bir çocuğu güldürene kadar ağlayacağım.
Bunu sizin adınıza da yapacağım…
Aç olan karınlar doysa da, açgözlü ruhların doyurulması gerekir mutlaka.
Hangi aşa, hangi aşka, paraya açtın kapını, söylesene, durma
Biz insanoğluyuz, unutma
Yetmedi, yetmez de bu koca dünya…
Cansen Erdoğan
Yeni sitemizi beğendiniz mi?