Vatanlı Vatansızlar...
Vatanları varken vatansız kalan bir milletin acı taliyi ile tanıştıktan sonra insanoğlunun cesaretine-direnişine kayıtsız kalamıyorsun.
Ahıska Türkünü diyorum. Mert, cesur, korkmaz kardeşlerimiz. Onların yaşadıkları, çektikleri zulüm ve eziyetler insanoğlu taşıyamaz.
Ahıska: - Gürcü’ce “Yeni Kale” anlamında Ahal-Tsihe’nin Türkçe ve Farsça şekli olmasına rağmen 1578-1582 yıllarında Osmanlı Ordusu’nun “Münşü”si olan tarihçi Gelibolulu Mustafa Ali Çelebi’nin “Ak Şehir” demekle meşhur , "Ak-Şehir demekle meşhur Akhal - Kelek (Akhal-Kalak) nâmıyla mezkûr olan kala" diye bugünkü Ahılkelek'ten bahsetmesi doğrudan doğruya "Ak-Şehir" diye göstermesi Gürcü iddiasının doğru olmadığını göstermektedir.
“Akhal/Akal” Dede Korkut kitabında Türkçe2deki “Ak” anlamına geliyor. “Akhal - Kelek” sözü ise Gürcü sözlüğünde “Ak-Kala” anlamında verilmektedir.
Yerleşim birimine göre ise Ahıska Gürcistan’ın Güney Batısında, Türkiye’nin Kuzey Doğusunda, Ardahan İline sınır teşkil eden dağlık bir bölgedir. Bu bölge Kuzeyde Borjoma, Güneyde Çıldır düzlüğüne, Doğuda Borçalı’ya, Batıda Acar topraklarına dayanır. Ahıska, Adigön, Aspinza, Ahılkelek ve Bagdanovka gibi önemli yerleşim birimleri ile 220’den fazla köyün merkezi olan Ahıska şehrinin yüz ölçümü 6260 km2 büyüklüğündedir. Bu topraklar tarıma ve hayvancılığa çok elverişlidir. Bu bölge, Gürcistan’da; “Meskhet – Dahavacheti” olarak anılmaktadır. Orada yaşamış Türklere ise “Meskhet Türkleri” denilir. Yani: hakkında konuşacağımız Ahıska Türkleri.
Her kes gibi onlar da mutluluğu hak etmiş bir millet Türk milleti olarak başlarına gelecek musibetlerden habersiz idiler. Kendilerine has yaşam tarzlarını, örf adetlerini, kültürlerini koruyarak bu günlere gelmişlerdir. Mutlu oldukları her halleri ile belli idi. Ta ki 1944, 14 Kasım sabahına kadar... İşte ne olduysa o an oldu…
Dünya başlarına döndü, hayat bir anda duru verdi...
Azrail kapının önüne dikildi, onları bekledi...
İnsan katili, Türk katili Stalin’in 31 Temmuz 1944 tarihli imzasının bulunduğu, “Devlet Savunma Komitesi”nin kararı ile insanlar uykudayken, kapıları dipçikle kırıldı.
Sabah ezanı okunmadan Rus askerlerinin bağırtısı ile evlerden dışarıya fırlatıldı-masum, günahsız insanlar... Yarım saat içinde köyler boşaltıldı, millet üstü açık vagonlara bindirilerek bilinmeyen bir yolculuğa çıkartıldı. Haftalarca, günlerce yol gittiler...
Açlık, susuzluk, hastalık onları sonu belli olmayan bir yolun yolcusu yaptı...
Sonu olmayan, sonu görünmeyen bilinmeyen bir yolculuk oldu...
Gittiler… Gittiler ve bir daha geri dönmediler... Onları halen de beklemekte devam eden binlerce kan kardeşleri “o tren mutlaka bir gün geri dönecek, gidenler canları ile bir daha hasret giderecekler” sevdası ile yanıp kavruluyorlardı.
“ Kimdir onlar?” diye sorarsınız, vatanda Vatansız kalan, sürgünde Vatan hasreti ile yaşayan Ahıska Türkleridir. Hayatın acımasız şartlarına sine gererek, her tür işkenceye maruz kalan kan kardeşlerimiz bu gün bile zamanın sert yüzünü görmektedirler. Gürcistan’ın Ahıska bölgesinde yaşayan, dede baba ocağına bağlı kalan bu insanlar bu gün Dünyanın her yerine dağılmış durumdadırlar. Onlar halen de çeşitli sosyal problemlerle yüz yüze kalmaktadırlar. Alınan bilgilere göre sayıları 600 000 bini aşan Ahıska Türkü vatansızlığa mahkûm edilmiş ve kimliklerini koruma mücadelesi vermektedirler. İnşallah, onlar çok kısa zamanda bütün problemlerini çözer ve Vatan hasretine de son verirler. Bir gerçeği de unutmak haksızlık olur. O da sadakati, insanlara sevgi dolu aşk dağıtan, ırkına, milliyetine ve kimliğine bakmadan ona kucak açan Azerbaycan Türklerinin cefakeşliğidir. Azerbaycan halkı en zor günlerinde bile 13,000 aile, yaklaşık 51.600 Ahıska Türküne kucak açtı. Ama onları yalnız, kimsesiz, sahipsiz bırakmadı. Ahıska Türkünün umut kapısı Azerbaycan oldu. O günlerin unutulması imkânsızdır. Çok iyi hatırlıyorum.1989 yılının kasım ayı idi. Yağmurlu, rüzgârlı bir gündü.
Bir taraftan savaş, diğer taraftan ise açlık ve sefalet başını almış gidiyordu. Güzelim Karabağ evlatlarının hasreti ile yanıp yakılıyordu. Ermeniler işkâl ettikleri bölgeleri Rus ağabeyleri ile birlikte dağıtıyor, taş üstüne taş bırakmıyorlardı. Milyonlarca insan sokaklarda, olup bitenleri izlemekte idi. Her taraf perişan durumda idi. Azerbaycan Devlet Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulunun Dış Haberler şubesinde Güney Azerbaycan bölümünün program yapımcısı idim. Gecenin geç saatlerinde Azerbaycan Kadınlar Birliğinin Başkanı rahmetli Profesör Azize hanım Caferzade aradı. İlk sözü “Kızım ne yaparsan yap, yarın sabahtan Şurabat’a gidelim. İçler acısı olaylar baş verdi. Şaşkınlık içerisinde idim. Özbekistan’dan kovulan kardeşlerimizin birçoğunun Sumgayıt kentine yakın Şurabat kasabasına yerleştirildiği, açlık, hastalık ve sefalet içerisinde bulundukları haberini aldım. Onların arasında hamile kadınlar, çocuklar, hasta, yaşlılar da vardı. Hamile kadınlar varmış içlerinde. Hiç zaman kayıp etmeden onları hastaneye yerleştirmemiz lazımdır. Kimseyi bulamadım. “Ben zorlukların ne olduğunu bilen, hayatın sert yüzünü görmüş bir insan olduğum için o anda hiçbir şey düşünmedim. Düşünmem de imkânsız idi. Kanadım olsa idi o anda uça bilirdim. Yeter ki, Allahım beni onlara çabuk ulaştırsın. Sabaha kadar uyuyamadım. Soğuk ve yağmurlu bir hava idi.
Azize hanım, Bakı Şehir Kadınlar Teşkilatının Başkanı Zerife hanım Salahova ve ben Bakû dışında, fabrikalar şehri olarak tanınan Sumgayıt şehrine yakın bir arazide yerleşen Şurabat kasabasına doğru yol aldık. Yolların çamurlu olmasından dolayı iki saate yakın bir yolculuğumuz oldu. Gördüğümüz manzara bizi hayretler içinde bıraktı. Her kes perişan ve ağlamaklı idi. Soğuktan korunmak için çocukların elleri ayakları bezlerle sarılmıştı. Yiyecek ve içecekleri yoktu. Gelişimiz ise onlara bir mutluluk kaynağı oldu. İlk işimiz hamile kadınları ve hastaları bir an önce hastanelere kaldırmak idi. Akşama kadar bu işlemleri tamamladık. Daha sonra sıra yemek ve çadırlarda geldi. Bu çalışmamıza bir gün gerekiyordu. Yiyecek, gıda malzemelerini hal etmek benim üzerime düştü. Ertesi günü bu işte biz destek verecek dostlarla yola koyulduk. Durum vahim idi. Göçler, yollara düşmüş perişan insanlar... Sabahtan kentin tüm satış merkezlerinin, dükkânların kapılarını çaldık… Olayları anlattık. İnanılmaz güç olsa da halkımın cesaretine hayran olmamak imkânsızdı. Arabalarımızı gıda malzemeleri ile dolduran dükkân sahipleri bize destek oldular. Her kes yardıma hazır idi. Her kes güçleri yetecek kadarı yardım etti. Akşam Azerbaycan Devlet Televizyonunda Şurabat’a yerleşen Ahıska Türklerinin hayat hikâyesi haberler ve özel programlarda yayınlandı.
Azerbaycan halkı ayakta idi. Her kes yardıma koştu. Din İşleri Müdürlüğü dâhil Devlet ve halk el, ele tutuşarak kardeşlerimizin acılarını bir an önce azaltmaya kalkıştılar.
Çadırlar dağıtıldı, su ve gaz boru hatları çekildi, yardımlar yapıldı. Onlara o kadar ısındık ki, her aile kendi ailemiz gibi oldu. Onlardan hiç ayrılmadım. Her hafta oraya uğrar eksiklikleri tamamlamağa çalışıyordum. Günlerin birinde Aliye adlı bir kadın bana yaklaştı. Kızını kaybetmişti. Özbekistan’dan kaçtıkları zaman yolları ayrılmıştı. Kocasını yakmışlardı. Oğlu ile beraber canlarını kurtara bilmişlerdi. Sabir Özbekistan Devlet Üniversitesinin üçüncü sınıf öğrencisi idi. Orayı terk ettikleri zaman kendilerine ait bütün evrakları yakılan evlerinde bırakmışlardı. Ne yapacağını bilemeyen gözü yaşlı anne derdini anlatarak, ona yardım etmemi istedi. Sabir evin ilk çocuğu idi. Babasına da çok düşkündü ve babası onun okuması için elinden geleni yapmıştı. Ama maalesef oğlu ile o mutluluğu yaşamak ona nasip olmamıştı. Evleri yandığı zaman baba evin içinde kalmış, kendini alevlerden kurtaramamıştı. Ölüm onu uykudayken yakalamıştı.
Aliye hanım: “Kendisi yandı bari arzuları yanmasın. Burayı çok sevdik. Sağ olsun kardeşlerimiz. Allah onlardan razı olsun. Kendileri zorluktayken bizlere el uzattılar. Oğlumun onun gibi eğitimi yarım kalmış çocuklarımız ortalıklarda dolaşıyorlar. Acaba oğlum dâhil bu çocuklara yardım yapa bilir misiniz? Kızım da nişanlı idi. Onu da yolda kaybettik. Allah aşkına bulunmasında bana yardım edin. Buraları tanımıyorum, hangi kapıyı açacağımı da bilemiyorum. Ömrümün sonuna kadarı sizlere dua ederim. Varım yoklum bir canım var, o da size feda olsun...” diye ricada bulundu.
Aliye ananın gözyaşları kalbimi sızlattı. Üzüldüm. Sonunda önümde bir anne vardı. Hayatı acılar içinde geçmiş bir kadın. Ona söz verdim. Notlarımı aldım ve Şurabat’tan ayrıldım. İlk işim gece Aliye Hanım ve ailesinin dramı ile bağlı program hazırlamak idi. Maksat Azerbaycan’ın diğer bölgelerine dağılmış Ahıska Türklerini aramak, anneyi kızıyla buluşturmak, annesine kavuşturmak idi. Programlar arası ilanlara da yer vermiştim. Zaten bütün programlarımda, özellikle Türkiye’ye yayın yapan bölümlerde onlara yardım kampanyası organize ettim. Sabir’in okulu için Azerbaycan Devlet Üniversitesinin üst düzey yetkilileri ile görüştüm. Sabir’in eğitimi için açık öğretimde devamı kararı alındı. Aynı zamanda çalıştığım Radyo ve Televizyon Üst Kurumunun yetkilileri ile görüşerek onu teknik şubelerin birinde çalışmasını temin ettim. Her şey yolunda gibi görünüyordu. Bir tek kızının bulunamayışı aileyi yasa boğmuştu. Arayışlar ise devam ediyordu.
Bir gün kapıdaki görevli polisin beni arayarak bekleyenlerden birinin olduğunu söyledi. Kapıya yaklaştığım zaman yün şalına bürünmüş yaşlı bir kadını gördüm. Gözlerinden tanıdım. Aliye hanım idi. Beni görür görmez ayağa kalktı. Gözyaşları içinde bana sarıldı. Bu gözyaşlarında mutluluk havası vardı. Kucakladım, gözyaşlarını sildim. Elindeki küçük torbayı bana uzattı. “Kızım, sen bizlerin annesi oldun, ablası oldun, kız kardeşi oldun. Kaç kişi çocuğuna senin ismini verdi. Yavrum, bir canım var onu da sana vermek isterdim. Bizleri yalnız bırakmadığın için sana minnet borcumuz var. Kusuruma bakma, bu küçük hediyemizi lütfen kabul gör. “Ben ısrar ettikçe Aliye Hanım ellerimi sıkı sıkı tutarak hediyeyi elimde tutuşturuyordu. Sonunda kırmak istemedim ve sarı poşeti aldım. Bak kızım, bu çaydan burada yoktur. Türkiye’den gelen çaydır. Sana getirdim. Sabir’in yeleğini söktüm, kendi elimle sana bu çorapları dokudum. Sen de benim evladım, üzme beni.”
Bu benim hayatımın en büyük hediyesi idi. Onu sımsıkı kucakladım. Gözyaşlarımı ise tutamadım. “Sizlerin var oluşu hayatımın en büyük hediyesidir, anneciğim. Sizin mutlu gününüz benim ve benim gibiler için de aynıdır. Biz her zaman sizlerin yanındayız. Canımız, kanımızsınız. Eğer bir şeyler yaptıysam ne mutlu bana” dedim. Türkiye’den gelen çayla ilk defa o zaman tanış oldum. Sarı poşetin içindeki Rize çayı idi. Aliye hanımın mutluluğuna gelince kızı ve damadını programı dinleyenler tarafından bulmuştu. Onlar Azerbaycan’ın Sabirabat bölgesine yerleşmişlerdi. Sabir ise hem çalışıyor, hem de eğitimini sürdürüyordu. Bu benim Türkiye’ye gelene kadar yaşadığım olayların bir parçasıdır. Sonu mutlulukla biten bir yaşam öyküsü idi.
Aradan yıllar geçti. Zan ettim ki, bu gün Türkiye devleti kendi insanlarını kurtarmak, onların acılarını bir an önce bitirecektir. Ne yazıklar ki, şu ana kadar değişen bir şey olmamış. Yine millet çile içerisinde, gümrük kapılarında mücadele vermektedirler. Hani, bırakalım komşuları, kendi insanlarına bile sahip çıkmamıştır.
Günah, vallah günah…
Dr. Nazile Abbaslı
Araştırmacı yazar.
www.nazileabbasli.com