|SELECT LANGUAGE YOU WANT TO READ/Turkey News Agency Internet Newspaper||OKUMAK İSTEDİĞİNİZ DİLİ SEÇİNİZ/Türkiye Haber Ajansı İnternet Gazetesi|

Şair, yazar ve ressam Recep GARİP'le söyleşi
  • Reklam
Mehmet Akif ÇOLAK

Mehmet Akif ÇOLAK

Şair, yazar ve ressam Recep GARİP'le söyleşi

07 Nisan 2020 - 19:28



SORU – 1 - Kültür ve Sanat hayatının içinden gelen bir şair/yazar/ressam olarak ülkemizin kültür ve sanat hayatının durduğu yeri nasıl görüyorsunuz?

Recep GARİP: Sorular için teşekkür ediyorum. Doğru bir soru, kırk beş yılı geçiyor yazı hayatına başlamam. İlk çalışmalarımın şiirimsi, hikâyemsi şeyler olduğunu söyleyebilirim. Liseli yıllarımdan itibaren yayınladığım dergiler de edebiyata yönelik olduğunu, yani şiiri, hikâyeyi, denemeyi, kitap tanıtım ve tahlillerini yaptığımı hatırladığımda istikametimin belirginleşerek sürüp geldiğini ifade etmeliyim. Hayatın bütününde şiir, sanat vardır. Dolayısıyla kültürün havzasındadır insan.

Buradan baktığımda soru kıymetli. Kültür ve sanat sonsuzluk yolculuğudur. En dar, sıkıntılı, geçitsiz olduğu zamanlarda bile varlığı insanla eşdeğerdir. Yani insanın içinde, kanında sanat ve kültür hareket halindedir. Sürekliliği içten içe sürdüğü gibi, dıştan dışa doğru da sürer. Biz Türk milleti olarak bu büyük coğrafyadaki varlığımız; Malazgirt’le başlamaz. Malazgirt, Müslümanlığımızın anahtarını sonsuz zamanlar için Anadolu’nun kalbine inşa ettiğimizin belgesidir, mührüdür. Oysa 13.500 yıl evvel bu topraklarda yaşayan uygarlıkların her birisi -bulgulara, kazılar bakıldığında- bizim ecdatlarımız olduğunu işaret etmektedir. Asurlular, Akatlar, Hititler, Sümerler vs. Selçuklular, Osmanlı, Anadolu her daim bizimdi. Bundan dolayıdır ki bu topraklar üzerinde inşa edilen her ne varsa kültürümüzdür, sanatımızdır, düşüncemizdir. Felsefe Anadolu topraklarından yeryüzüne yayılmıştır. Bunu ifade etmek felsefenin de sahibi olmaktır. Deniz aşırı ülkelere kültür, sanat, düşünce, bilim bizden yayılmıştır. Böyle kabul ettiğinizde olmadığını ispat karşı tarafa düşer, bizlere değil.

Sanat, kültür, edebiyat ve şiir bizim hayat anlayışımız ve ölçümüzdür. Estetik dokunuşların eşyaya yansıması, şehirleri inşa eden düşüncede şekillenmesi de, yapıda gözükmesi de, çarşı pazarı süslemesi de bizim medeniyetle olan kültür coşkumuzun derinliğini haber verir. Böylesine köklü ve derin izleri bulunan toplumumuzun, her dönemde başına gelen musibetlerin sanatı, düşünceyi ve kültürü sendelettiği, sersemlettiği söylenebilir. Lakin durmamış, bilakis yenilenerek sözünü söylemeyi sürdürmüştür.

Durduğumuz yer, insanlığın kalbidir. Kalbin ihtiyacı olan sanat, estetik, şiir dahası bedii sanatların her birisi kendi yolculuğunu sürdürmektedir. Kırılmalar, aksamalar, karamsarlıklar yalnızca bizim toplumumuzun başında değil, dünyanın bütün ülkelerinin yaşadığı gerçeklerdir. Bu nedenledir ki karamsarlık yerine, umutlu olmak, daha köklü eğitimlerle kabiliyetlerin artırılmasını sağlamak, elbette ki devleti yönetenlerin planlamasına ve uygulamasına bağlıdır. Düne takılı kalmadan dünden beslenerek bugüne hükmetmek ve geleceğe dair eserler ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Bunu planlayabilirseniz geleceğin ustalarını, ilim, irfan sahiplerini yetiştirebilirsiniz. Böylece geleceğin sözcüleri, yönlendiricileri, liderleri, yani medeniyeti inşa ediciler, bizim evlatlarımız olur. Bundan dolayıdır ki 2023 Türkiye’si önemli. Elbette ki 2023’ü istenildiği gibi yakalayan Türk milleti, 2053’ü de 2071’i de asla aklından çıkarmadan dünya çapında, her alanda eserler ortaya koymaya mecburdur. Bu milletimizin asaletinde, hayata bakışında, insanlığa katkılarda bulunduğu binlerce asırlık birikimlerin gözelerinde mevcuttur. İnsanlık nerede duruyorsa, bizim sanatımızda, edebiyatımızda, düşüncemizde orada durmaktadır.

SORU – 2 - Kültür ve Turizm birbirini besleyen destekleyen iki başlık, bu iki başlığın arasındaki yatay ve dikey ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

RECEP GARİP: Türkiye'nin yıl boyunca dört mevsimi birlikte yaşadığı kesindir. Dört mevsimi bir arada bulunduran nadir dünya ülkelerinden bir tanesidir Türkiye’miz. Sonsuz sınırların, coğrafyanın, tarihin kalbinden gelen bir ülkedir Türkiye. Sorumlulukları dahi sınırsız bu büyük coğrafyanın tarihine, kültürel birikimine ortak dil mirasına, inancına, kadim birikimlerine hizmet etmekten geçiyor.

Türkiye'nin dört bir tarafı tarihle iç içe insanlık mirası ile dopdoludur. Vahiy merkezli din mensuplarının ziyaret edebilecekleri merkezler alabildiğine büyük imkânlar sunmaktadır.

Bütün bunlar mevsimlerle yan yana konulduğunda doğudaki cazibenin farklı, batıda ve kuzeydeki cazibenin çok farklı, Akdeniz’in yansıyan yönü ise dünyanın cenneti denilebilecek düzeyde cezbedici farklığını belirtmeliyiz. Bu zenginliğin yerli ve yabancı yatırımcılara açılmasıyla ülkemizdeki kültür, sanat hareketliliği ile turizm hareketliliğini birlikte ele aldığınızda bakireliği kendiliğinden fark edilir.

Dört mevsimin yazında, sonbaharında, kışında ve baharında var olan kıymetlerin tanıtımlarıyla hem yerli hem de yabancı turist akımının gelmesi sağlanabildiği gibi çok farklı sunum ve imkânlarla filmlerin, belgesellerin insanlığa ikramı idrakleri uyandırabilir.

İç Anadolu'daki şehirler de dâhil olmak üzere her birisi üzerinden müzakereler ortaya koymak Anadolu'yu Anadolu yapan ruhu yeniden inşasını idrak ederek dünya insanlığına kapıları açmaktır meselemiz.

Burada en önemli belirginlik tarihi, sanat ve dini dokuların varlığının belirginleştirilerek çekiciliğini artırmaktır. Günümüze kadar yaşayabilmiş insanlık mirası bizim de mirasımızdır.

Mesele, var olanı öne çıkarmanın dilini yakalamaktır. Teşhis edilmeyenleri bulup ortaya koymak da öncelikler arasındadır. Son yıllarda dünya turizminin en hareketli olduğu ülkelerden biriyiz. Yıllık 40 milyonun üzerinde turist ülkemizi, değerlerimizi görüyor ve huzurla ülkelerine dönüyor. Bu sene bu aya kadar gelen turist hareketliliği 35 milyonun üzerindedir. Yılsonunda 50 milyon dünya insanının ülkemizi gezeceğini düşünüyorum.

Bu hareketlilikte en önemli unsur yalnızca para kazanmak değil, aynı zamanda ülkemizin kültürünü, sanatını, edebiyatını, şiirini, musikisini, resmini, sinemasını dünya insanlığına iletebilme imkânını bulmaktır. Dünya yazarlarının, şairlerinin, ressamlarının, ülkemiz yazarları, şairleri ve ressamları ile musikişinaslar, sinema dünyasıyla bir araya getirildiği bir ülkeden bahsetmek hayalin ötesinde gerçek bir iradenin hükmüyle mümkündür. Bizler bunu yapabiliriz. Dünya çapında kültür sanat festivallerine ev sahipliği yapabiliriz. Dünya yazarlarını sinemacılarını ülkemizde ağırlayabiliriz. Ülkemiz doğal sinema plajlarıyla dopdoludur. Platolar ülkesidir Türkiye. Daha büyük atılımlar yapmaya, milli kök değerlerimizi dünyayla paylaşmaya mecburuz. Büyük devlet, dünyaya çare bulan devlettir.

SORU - 3. Kültür hayatını güçlendirmenin sizce yeni açılımları nelerdir?

RECEP GARİP: En önemli yatırımın insana yatırım olduğunu herkes bilir ve söyler. Geleceği inşa etmek istiyorsanız aile kurumunuza sahip çıkmalısınız. Türk ailesinin yüzyıllar boyu en köklü, geleneğine, dinine, diline, vatanına bağlı aileler olduğunu bilinmektedir. Bu nedenledir ki aile üzerinde oynanan oyunları görmeye mecburuz. Bunun içindir ki aile bireylerinin birbirine olan ünsiyetini, bağını, sahip çıkışını, aileden aldığı kültürünü dahası soy ağacını zedelemeden gelecek için hazırlanması mutlak surette gereklidir. Bunu mutlaka yapmalıyız.

Çocuğunuzu tanırsanız, geleceği kurgulayabilirsiniz. Çocukların dünyasında her an gelişen ve değişen varoluşların, tahlilleri, tetkikleri, tanıma biçimleriyle geleceğin planlamasını yapmak doğru olur. Büyük düşleri olanların rüyaları da büyük olur. Çocuğu, doğduğu andan itibaren bir yandan eğittiğimizi diğer yandan da öğrettiğimizi kabullenerek adımlarımızı atmaya, evlilikler yapmaya, toplumun geleceğini inşa ettiğimizi bilmeye mecburuz. Bunun içindir ki aile bireylerinin eğitilmesi, yani anne baba eğitimiyle nelerle karşılaşılacağının öğretilmesi gereklidir. Bunun adımları mutlaka atılmalıdır. Doğan her çocuğun fıtraten İslam üzere doğduğu bilinmelidir. Davranışlarımızla onları dönüştürdüğümüz unutulmamalıdır. Kabiliyetlerin belirginleşme ortamları oluşturulmalıdır. Anne babaların kitap okumadan sohbet etmeye, müzik dinlemeden sanatla uğraşmaya, tiyatroya gitmekten sinema-filimler izlemeye, gezmekten eğlenmeye vs. bütün bu alanlarda kabiliyet testlerinin kendiliğinden belirginleşeceği bilinmelidir. Cemiyetin, sokakların, caddelerin yaşadığımız sitelerin her ortamda sanat, edebiyat, şiir, musiki, mimari, estetik, opera, ses, yazar, hat, ebru gibi alanlara yönelik mekânların-atölyelerin oluşturulmasıyla kabiliyetlerin seçilmesi kolaylaşacaktır. Bu alanda adımlar atmaya cemiyeti bilinçlendirmeye mecburuz.

Eğitim alanlarımızın aile bireylerinin biribirinden ayrılmadan ya da annelerin babaların rızaları alınarak gerçekleştirilmesine özen gösterilmelidir. Gençlik merkezlerinin, aile kaynaşmalarının, halk kütüphanelerinin, toplumun bütününün iştirak edeceği eğlence ve şölenlerin yapılmasıyla adımlar atılabilir. Gençlik, fikrin, düşüncenin, mucitliğin en belirgin olduğu bir alandır. Gençliğin içinde koşan atlara müsaade edilebilecek, yer yer yönlendirmelerle rehberliklerin yapılacağı, serbest alanlar oluşturulmalı, devletin tanzim ettiği kaynaklarla kendilerini geliştirmelerine fırsatlar verilmelidir.

Hayat iç içe yaşamayı gerektiriyor. Birbirimize tutunarak, dokunarak, bakarak, selamlaşarak, ikram ederek, hal hatır sorarak kopmadan yaşamamız gerekiyor. Anneler, babalar, neneler ve dedeler birbirinden koparsa, konu komşularından koparsa gençlerde, çocuklarda kopar.

Dikey yapıların belki de insana getirdiği en büyük tuzaklardan biri de bireyselleştirip yalnızlaştırmasıdır ki bu bizim toplum ahlakımıza, cemiyetin birlik ruhuna aykırıdır.

Çocuklarımızı, gençlerimizi biraz serbest bırakıp güvenmeliyiz ki onlar da kendilerine, toplumumuza, devletimize güvenmeyi öğrensinler. Atölyeler, sanat kurumları, bir yazarın, mimarın, gazetecinin, marangozun, müzisyenin, ressamın mekânları göz önünde olursa, Kültür Bakanlığı-devlet bu fırsatı verirse gençlerin, çocukların kendiliğinden yönelişleri görülebilecektir. Elbette ki Kültür ve Turizm hareketliliği, birbirini besleyen, birbirine ilham veren çift başlı kartala benzer. Kanatlarındaki muhteşem gökkuşağı, gözlerimizi kamaştırır, kültürün, hayatın bütününe yansıyan yönlerindeki üslubun, dilimizden yani Türkçemizden damlayan zerrelerle turizmin alyansı olduğunu kartalın gözlerinde okuyabilirsiniz.

SORU - 4. Kültür ve sanat alanında sizce Türkiye kendi tarih ve medeniyet birikimiyle yarına dair yeni şeyler söyleyebilecek mi?

RECEP GARİP: Büyük dünya devleti olmak demek; büyük bir kültüre sahip olmak demektir. Kültürünüz varsa içinde sanatın, edebiyatın, şiirin, bedi sanatların, İlim ve irfanın varlığı kesindir, kuşkusuzdur. Bunlar olduğu için bir medeniyetten bahsedilebilir ve dünyaya kök değerlerimizden geçmişinizden, tarihin altın sayfalarından biriktirdiklerinizle dersler çıkarıp, dünya insanlığını yeniden inşa edebilirsiniz.

Tarihten bahsetmek demek, geçmişte kalmak, övünmek demek değildir. Geçmişin birikiminden azami ölçüde faydalanmak demektir. Dünyayı keşfeden ilim sahipleri eserleriyle bu keşfin anlamını bizlere anlatmıştır.

Hun Türklerinden, Göktürklere, Selçuklulara, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetine kadar gelen tarihi, kültürel ve devletler mirasımızdan ciddi dersler çıkartabiliriz. Güçlü okumalar eşliğinde ilim sahiplerinin rehberliğinde geçmişten aldıklarımızla bugünü şekillendirip geleceği örgüleyebiliriz. İlk Türk devletinden son Türk devletine kadar geçen yaklaşık iki bin yıllık süre içinde yada Anadolu’da yerleşik olan uygarlıkların verilerinin, bulgularının haber verdiği kanıtlarla 13.500 yıllık bir mirasla ülkeleri, bölgeleri ve kıtaları yeniden yönetebilir, mirasımızla buluşturabiliriz.

Felsefe alanında Farabi, lügat ve edebiyatta Kaşgarlı Mahmut, İbrahim Harezmi, Muhammet el Biruni, Uluğ Bek'ten bahsedip yeni anlayışlar oluşturulmalıdır. El Biruni ve Uluğ Bek üzerinde yeni çalışmalara öncülük edilmeli, geçmişi inşa eden fikir, düşünce, sanat ve ilim sahipleri gençlere tanıtılmalı onlara alanlar açılmalıdır.

Bakınız üzerinde belgeseller, filmler, araştırmalar, eserler yayınlanması gereken ilim öncülerimizden kısaca bahsetmekte yarar görüyorum. Astronomi ve matematikte deha çaplı Ali Kuşçu'muz, Matematik biliminin kurucusu Cizreli büyük alim El Cezeri bilim tarihine damga vurmuş olan bilim öncülerimizdendir. Cizre üzerine çalışmalar gerçekleştirilmelidir. Nuh Peygamberin kabri şerifi Cizre'dedir. Memu Zin Cizre’dedir. Bunlardan daha zengin dünya mirası var mı?

Tıp bilgilerimizden Akşemsettin mikrobu buluyor, Tıp ve eczacılıkta atılımlar yapıyor, kanser tedavisini nasıl tedavi ederim diye araştırmalar yapıyor. Özbekistan'da El Biruni çağları aşıp gelen bir deha, gökbilim konusunda bize çığırlar açmıştır. Günümüz modern

bilim tarihinin, felsefenin oluşmasında Avrupa'ya ilham kaynağı olan Farabi'yi unutmak mümkün değildir.

Yine söylemekte yarar var; astronomi ve matematikte Takiyüddin Raşit Suriyeli - Şam bölgesinden İstanbul'da yaşıyor, vefat ediyor. Astronomide, optikte ve matematikte atılımlar gerçekleştiriyor. Modern kimyanın kurucularından Cabir bin Hayyan unutulması mümkün değildir. Üzerinde ciddi çalışmalar yapılıp filmler ortaya konulması lazım gelir. Nobel Ödülü alan Aziz Sancar'ı unutabilir miyiz? Elbette dünyaca ünlü Türk matematikçimiz Cahit Art, Kuantum fiziğinin dehası Mete Atatüre Ankara doğumludur. İsimlerini sayamayacağım İmamı Azamdan, Gazali'ye, İbni Haldun'dan, Şeyh Galibe, Nedim'den, Baki'ye, Namık Kemal'e, Yahya Kemal ve Mehmet Akif'e, Necip Fazıl'a, Sezai Karakoç'a, Nuri Pakdil’e doğru yolculuğumuz uzar gider ve bizi güçlü kılar.

Bir medeniyet mücadelesi veriyoruz. Yeniden kıyam etmenin yollarını arıyoruz. Büyük Coğrafyanın çocukları; yeniden kendilerini idrak etmeye, dünyaya sözümüz var demeye hazırlanıyor. Bunun için sanatı, edebiyatı, kültürü en başa almalıyız. Özellikle son yıllarda kaleme aldığım “Edebiyat ve Medeniyet, Şiir ve Medeniyet, Şehir ve Medeniyet” eserlerimi yazma nedenim budur. “Sır Mektupları” ve “Annem kaşıkta Babam Beşikte” eserlerim gençliğin el kitabı niteliğindedir. “Yedi Bilge Yedi Güzel Adam” ve “Herkes içindeki Dünya Kadardır” edebi makalelerden oluşan eserlerim mutlak surette okunması, okutulması gerektiğini düşünmekteyim.

İnsan, düştüğü yerden kalkar. Bizlerde düştüğümüz yerden yeniden diriliyoruz. Bu bir diriliş-varoluş mücadelesidir.

Bunlar ham maddelerimizdir. Üzerinde mütalaa yapılması gereklidir. İsimlerini sayamadığım yüzlerce ilim, sanat, irfan mensubu bizlerden çalışma bekliyor. Kültür ve Turizm Başkanlığı en güçlü ve etkili Bakanlıklarımızdan biri olmalıdır.

SORU -5. Resim çalışmalarınız nasıl gidiyor?

RECEP GARİP: Sanat, duymak ve hissetmektir. Estetik olanı görüp, keşfederek usule uygun şekilde toplum bireylerine sunmaktır, göstermektir, söylemektir. Bu bazen şiir, bazen, musiki, bazen resim, bazen minyatür, bazen ebru, bazen tezhip, bazen hat sanatı olarak karşımıza çıkar.

Çocukluk yılarımdan itibaren belli belirsiz sürüp gelen resim sanatında 35 yılı geride bıraktığımı söyleyebilirim. Bugüne kadar karma sergilerin dışında 30 kişisel sergi yaptım. İki katalog yayınlandı.

Her zaman kelimeler yetmez. Denir ya kelimelerim kifayetsiz kaldı. Nutkum tutuldu. Kimi zaman öylesine bir görsel sunumla karşı karşıya kalabiliriz. Bu gökyüzü olduğu kadar, bulutlar, yağmur sonrası eleğimsağma, ya da bir nehrin taşkınlığı, şelaleler, yemyeşil vadiler ve uçsuz bucaksız bir ormanın bize verdiklerini düşünebilirsiniz. Ya da nisan, mayıs aylarında yemyeşil ekin tarlalarının birden bire haziranla birlikte sarıya kesmesiyle oluşan görsellik, belki de sonbahar yapraklarındaki değişimin bize verdiği iklim, kahverenginin, sarının, kızıllığın her türlüsüyle gönenip genişleyen sadrımızda pişirdiğimiz resimlerin tuvale yansıyışı resmi, ressamlığı her daim hareketli kılar.

Bende resim, her daim böylesine sürüp gitmektedir. İmkân bulduğumda boyalarım, tuvallerim, şövalelerim birden bire harekete geçer ve resim kendisini keşfettirmeyi başarır. Resim bende renklerle kendisini ele verirken bir de kelimeler kifayetsizken resmin şiirini yazdığımı ifade edebilirim. Şiirse kelimelerle mısralarla gelir kendisini yazdırıp söyletir. Hayat devam ettikçe resmimde, şiirimde yazı çalışmalarımda sürecek inşallah.

SORU - 6. Bestelenen şiirleriniz olduğunu biliyoruz, kimi sanat müziği bestesine dönüştü… Neler hissediyorsunuz?

RECEP GARİP: Teşekkür ederim, evet birçok şiirim bestelendi Türkü ve şarkı olarak. Ben musikimize bayılıyorum. Özellikle Türk musikisinin köklü geçmişi bizi emzirmeye, sulamaya, beslemeye devam ediyor. İnsan yaşadığı toplumun bireyidir. Yaşadığı toplumun dilinin çocuğudur. Hepimiz Türkçenin sırlarını keşfetmeye mecburuz. Şairler bu sırrı en çok keşfeden insanlardır.

Türkçenin sırları Türk’ün sırlarıdır. Dilini yani Türkçeyi ihmal eden kendisini ihmal eder. Dile-Türkçeye ihanet eden, kendisine ihanet ettiği gibi toplumuna da, milletine de, devletine de dolayısıyla dinine de ihanet eder.

Şiirle, resimle ve edebiyatla olan yolculuğum ömrümü süslemektedir. Şiirin farklı anlatımıdır musiki. Aslında ben şiirle, musikiyi ve resmi hatta mimariyle matematiği ve estetiği asla birbirinden ayırmam. Ayrılmasını da doğru bulmam. Şiirlerimin bestelenmiş olmasından onur duyduğumu, zaman zaman mahcup olduğumu ifade edebilirim. Bunlara layık olmak için gece gündüz çalışmam gerektiğini söyler her bir şiir, resim, beste. TRT Müzik’te iki albüm olabilecek besteler yapıp milletimize dinlettiler. Her bir bestekârımıza, ses sanatkârımıza, TRT kurumuna kalbi şükranlarımı arz ediyorum. Yeri gelmişken ifade etmeliyim ki; son yıllardaki bestelerin, güftelerin çok zayıf olduğunu, yüzyıllardır bizi besleyen şairlerimizin şiirlerinin, en azından son yüzyılın şairlerinden besteler yapılmasının doğru olacağını, buna bestekârlarımızın özen göstermesinin gerektiğini ifade etmekte yarar görmekteyim.

İnsan şiirinin sahnede söylendiğinde ne hissediyorsa, musiki olarak seslendirilmesinde de onu hissediyor. Hisleniyorum, duygulanıyorum, başımı öne eğip yarabbi sana sonsuz şükürler olsun, bana bu ikramlarda bulunduğun için diyerek hamt ediyorum.

SORU-7 Dünyayı ve ülkemizi etkisi altına alan Corona Virüsü sebebiyle vatandaşlarımız vakitlerinin büyük bir kısmını evde geçiriyorlar. Bu zor günleri atlatana kadar vatandaşlarımıza ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

RECEP GARİP: İnsanlık tarihi boyunca dünya üzerinde doğal afetler, musibetler, hastalıklar, devletleri, toplumları mutlak surette ilgilendirmiştir. Toplu ölümlerin, kıyımların, felaketlerin yaşandığını biliyoruz. Böylesi zamanlarda tedbirler, karantinalar, tecrit alanları oluşturulmuş, gerekli müdahaleler için yoğun çabalar harcanmıştır. İlim, bilim, sağlık ve din adamları hastalığın, musibetin önlenmesi, çaresi için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu gün de öyle.

Yüz yıl öncede böyleydi, beş yüz yıl öncede, bin yıl öncede böyleydi. Dolayısıyla başımıza gelen herhangi bir olayda kişinin, ailesinin, cemiyetinin, şehrinin, devletinin, milletinin, insanlığın kendini gözden geçirmesi büyük önem arz eder. Bir musibet geldiğinde toplumun, arzda bulunan insanlığın bütününe gelmiş olur. İnsanlık bunlardan mutlak surette dersler çıkarması icap eder. Depremler, sel felaketleri, hastalıklar, gripler, virüsler hepsi bu faslın içinde değerlendirilmelidir. İnsan ne ekerse onu biçer, onu kaldırır. Rahmeti, bereketi, gazabı, felaketi, bizim tavırlarımız, anlayışlarımız, yaşayışlarımız, inançlarımız sağlar.

Devletlerin, toplumların, ümmetin, ülkemizin, bireylerin kendilerini gözden geçirerek şahsi çıkarlarına, heva ve heveslerine, kul hakkı yememelerine, helale rıza göstermelerine, haramı terk etmelerine, adaletten asla ayrılmamalarına, hakkı hak bilip üstün tutmalarına, batılı batıl olarak görüp batıldan sakınmalarına, faizden uzaklaşmalarına vs. bir fırsat olarak görülmelidir. Yakın uzak akrabalarımızla, yakın uzak konu komşularımızla yeniden selamlaşmaya, helalleşmeye, şefkat ve merhametle ilişkilerimizi tebessüme çevirmemize bir fırsattır diye düşünüyorum.

Korona virüsünü bir bela olarak, musibet olarak mutlaka görmeliyiz lakin rahmete, merhamete yönelik bir uyanmayı, dirilmeyi, bağışlanmak için bir fırsat olduğunu da asla hatırımızdan çıkarmamalıyız. Yeniden dirilişimize, kardeşliğimize, uhuvvetimize, birlik ve beraberliğimize vesile olabileceğini göz ardı edemeyiz. Büyük Türk coğrafyasının, ümmet coğrafyasının birliğine, vesile olmasını temenni ediyorum. Dünya devletlerinin derlenip toparlanmalarını, vahye yönelmelerini temenni ediyorum.

Gözlerimizle göremediğimiz virüs diye ifade edilen, dünyayı sarıp sarmalayan, caddeleri, meydanları, şehirleri, devletleri disipline edip, aşırılıklardan arındıran, meyhanelerle, barlarla, oyun eğlence mekânlarıyla birlikte bütün ibadethanelerin bir bakıma kapanmasına sebep olan bir beladan bahsediyoruz. Ezanı Muhammediler okunsa da, beş vakit namazları evlerimizde kılıyoruz. Kâbe-i Muazzama’da, Mescidi Nebevi’de, Kudüs’te, Mescidi Aksa’da, Eyüp Sultan’da, Mevlana’da, Bağdat’ta, Halep’te, İstanbul’da, Diyarbakır’da, Mardin’de, Adana’da, Şanlıurfa’da bütün şehirlerimizde ve dünyanın her bir yerinde boynumuz bükük ve mahzunuz. Devlet Başkanımızın kararıyla camilerde Cuma kılamıyoruz. Mahzunuz çünkü göremediğimiz bir bulaşıcı hastalık için dünya telaş halinde. Bütün ülkeler tarumar olmuş durumda. Alınan her tülü tedbire rağmen yayılmayı sürdürüyor. Aşısı bulunamıyor. Bulunacağı zamanlar için gayretler olsa da virüse yakalananlar için hayat her an ölüme yollar, kapılar açıyor. Bu nedenledir ki gayret içinde olan bütün Sağlık Bakanlığı heyetimize, milletimizin huzurunu, güvenini sağlayan Emniyet mensuplarına, Sınırımızda mücadele veren, ülkemizin yüz akı Mehmetçiğimize, Devlet Başkanımıza şükranlarımızı sunuyorum.

Hayatla ölümün iç içe olduğunu hep söylerler. Biri diğerinden hiç ayrılmazmış. Ölümle bu kadar içli dışlı olduğumuz bir dönem olmadı sanıyorum. Ölümün çok tefekkür edilmesi tavsiye edilmiş, çok tövbe edilmiş olması gibi bir durum var burada. Demek oluyor ki hayat ne kadar kıymetliyse ölüm de o kadar aziz. Hayatı anlamlı yaşarsanız ölümünüz de anlamlı olura çıkıyor yol. Korona virüsünün sağladığı bir disiplini yaşıyor insanlık. Başıboş bırakılmadığımızı, her eylemlerimizden sorumlu olacağımızı, kendimizden başlayarak sorumlu olduğumuz aile fertlerimizle daha yakın, ilgili, sevgili, merhametli, şefkatli olmaya mecbur olduğumuzu anlıyoruz.

Kişiliklerimiz zafiyete uğramıştı. Ahlakımız, tavırlarımız, üslubumuz, uygulamalarımız, selamlarımız, sabahlarımız, merhabalarımız, kılık kıyafetlerimiz, alış verişlerimiz, vurdumduymazlıklarımız, nemelazımcılıklarımız, haddi aşmalarımız, hallerimiz, ahvallerimiz, kadir kıymet bilmezliğimiz, kulluk bilincimiz, tarih, ülkü, ülke, milleti vatan, bayrak şuurumuz, kardeşlik anlayışlarımız birlik ve beraberliklerimiz zafiyete uğramıştı. Baştan çıkmıştık, darmadağın hale dönüşmüştük. Dünyevileşmiştik. Maddenin kulu, makamın, şöhretin kölesi haline dönüşmüştük. Bütün bunların yeniden gözden geçirilmesine vesile olması açısından önemli, tefekküre yönelmenin, yeniden idrak etmenin, yeniden gönlümüze, kalbimize, ailemize, evimize dönmemiz gerekiyormuş meğerse. Buna bir sebep olmalıymış, Allah (cc) kulunu, kullarını sevdiği için büyük bir uyarıda bulunduğunu düşünmenin önemini kavramalıyız.

Sağlımızın ihmal edilmemesi gerektiğini öğreniyoruz. Asaletli olmak gerektiğini kavrıyoruz. Acizliğimizi bilmemiz gerekiyor. Allah ve Resul ölçüsüne, kendimizden başlayarak ailemizi, cemiyetimizi, devletimizi planlamaya muhtacız. Bugüne değin yaptıklarımızı gözden geçirmeye, hal ve durumlarımızı tetkik etmeye, ibadetlerimizden taviz vermememiz gerektiğine, söz ve eylemlerimizin Kuran ve sünnete uygun olmasına özen göstermeliyiz. İhmal ettiğimiz büyüklerimizi sık sık telefonlarla arayıp hal ve hatırlarını sorup dualarını almalıyız. Muhtaçları, öksüzleri, yetimleri, yoksulları mutlaka ve mutlaka görüp gözetmeli, ihtiyaçlarını gidermeliyiz.

Her şey için bir vesile gerekli denilir. Evlerimize, kendimize, ailemize dönmek için de bir vesile oluştu ve evlerimize döndük. Şimdi bu fırsatı daha iyi, daha doğru planlayıp eksikliklerimizi gidermeliyiz. Devletin önerilerini mutlaka yerine getirmeli, harfiyyen millet memleket ve insanlık âlemi için tutulması gerektiğini bilmeliyiz. Daha ilgili, daha sevimli, daha merhametli, daha müşfik davranışlarla günümüzü gecemizi planlamalı, aile bireylerimizi bu plana dâhil etmeliyiz.

Planlamamızda özellikle kitap okuma saatleri, muhabbet vakitleri, çay sohbetleri, Kuran, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Siyer-i Nebi derslerimiz olmalıdır. Ayrıca sanatla, edebiyatla, şiirle, özel kitap okuma fasıllarında münazaralarla, fıkra, hikâye, mani, bulmaca, bilmece gibi alanlarla birlikte mutlaka musikiyle, sporla günlerimiz planlanmış olmalıdır. Tarih, Safahat, Mesnevi okumaları yapılmalıdır. Hatimler yapılabilir, 40 hadis ezberlemeler gerçekleştirilebilir. Ailemizle birlikte namazlarımızı kılabilir, ortak dualarımızı birleştirebiliriz.

Görüldüğü üzere eve dönüş demek, öze dönmek demektir. Köklere dönmek demektir. Okullardaki öğretimin evlere döndüğü bu günlerde eksik olan eğitimi de evlerimizde bizler tamamlamalıyız.

Âlemlerin sahibi olan Yüce Rabbimiz ümmeti Muhammedi bu musibetten, beladan en kısa zamanda sağlıkla selamete ulaştırsın. İnsanlığın hidayet bulmasına vesile kapıları açsın. Üstümüzde, altımızda, sağımızda, solumuzda, yüreğimizde, aklımızda ne kadar hastalıklar varsa şifayab eylesin. Şafi sıfatıyla sarıp sarmalasın. Görünür görünmez, bilinir bilinmez belalardan, musibetlerden, hastalıklardan, virüslerden koruyup kollasın, kuşatıp esirgesin.

Amin velhamdülillahi rabbil alemin. Lahvle vela guvvete illabillahilaliyyil azıym.

Hasbunelleah venimel vekil, nimel mevla venimennesıyr. Ğufraneke Rabbena veileykelmesıyr.

Sübhanellahi vebihamdihi sübhanellahilazıym.

Söyleşi için teşekkür ediyorum.

Nisan 2020 – İstanbul

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar