|SELECT LANGUAGE YOU WANT TO READ/Turkey News Agency Internet Newspaper||OKUMAK İSTEDİĞİNİZ DİLİ SEÇİNİZ/Türkiye Haber Ajansı İnternet Gazetesi|

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI
Musa Karademir

Musa Karademir

-GLOBAL PENCERE-

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

18 Haziran 2019 - 23:02

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI YA DA DÜNYAYI PEŞİNDEN SÜRÜKLEYEN KURGUSAL BİR GİRİŞİM

Dünyaya bir şeyler oluyor. Dünya, ekonomik ve siyasi konjonktüre bağlı olarak değişiyor. 2008’den bu yana devam eden küresel ekonomik kriz ve bunun siyasi yansımaları, dünyanın her coğrafyasına dalga dalga yayılıyor. Tabi bu dalga boylarının en şiddetlisi, kuşkusuz, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu ve Orta Asya eksenin de çıkar savaşlarıyla yaşanıyor.

Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle başlayan sürece, ABD tarafından yeniden şekil verilmeye çalışılıyor. Bu yeni şeklin temel tezi de Medeniyetler Çatışması’dır. Yani diyebilirim ki; yeni yüzyıldaki soğuk savaşın adı “Medeniyetler çatışması”dır ve bu bir kamuflaj tezidir.  

Soğuk Savaştan Medeniyetler Çatışmasına Doğru

Dünya, 2. Büyük Savaşı yaşayıp, “soğuk savaş” dönemine girerken; iki kutuplu, dengeli bir dünya düzeni vardı. İki kutuplu dünyanın Batı yanı, Kapitalist, liberal bir ekonomi modelini benimserken, Doğu yanı içine kapalı, sosyalist bir ekonomi modeli uyguluyordu.

Bu çerçevede Doğu’nun lider ülkesi olan Sovyetler Birliği’nin resmi ideolojisi, küresel komünizmdi. Batı’nın lider ülkesi ABD’nin ise küresel kapitalizmdi. Aynı şekilde Batı’nın ayakta kalmasını sağlayan askeri gücü ve savunma doktrini NATO, Doğu’nun ki Varşova Paktı idi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte sona eren Soğuk Savaş sonrasında Batı, kısa bir süre ne yapacağı konusunda kararsız kaldı. Sonrasında yapılan ilk şey, sevinç çığlıklarını bir kenara bırakmak oldu ve “ne yapacağız” sorusuna cevap aranmaya başladı. Zira bir yanda bağımsızlıklarını ilan eden Doğu Bloku ülkeleri vardı. Diğer yanda ise dağılan bir Varşova Paktı. NATO ise dağılmamıştı.

Medeniyetler Çatışmasına Adım Adım…

Şimdi önemli olan düşmanı belli olmayan savunma örgütü NATO’ya yeni bir rol biçmek lazımdı. Sovyet uydusu ülkelere de AB kapısını açmak gerekirdi. Nitekim tarihsel süreç içinde neredeyse tüm Comecon üyesi ülkeler, AB’nin tam üyesi oldular. NATO’ya da yeni bir düşman yaratıldı. Küresel terörizm! NATO, terörizmle mücadeleye ya da diğer bir değişle medeniyetler çatışmasında Batı’ya hizmet edecek bir güce dönüştürüldü.

Küresel terörizm denilince de akla hemen İslami Terör ve İslami terör örgütleri geldi. Artık yeni düşman belliydi ve terörün kökü kurutulmalıydı. Tabii aynı şekilde terörü besleyen ülkeler ya işgal edilmeliydi ya da uluslararası arenadan izole edilmeliydi.

Yenidünya düzeninde demokrasi için havarilik hamaseti yapılmalıydı ve medeniyetler konusunda bir şeyler söylenmeliydi. Hatta öncelikle ayrışım fikri orta atılmalı, sonra da medeniyetleri ittifaklaştırmalıydı.

Bu söylenenler evangelistçe yerine getirildi. Irak ve Afganistan hemen işgal edildi. Sonra Büyük Ortadoğu Projesi adı altında yeni bir medeniyet mayası ortaya atıldı. Bu arada da İran’a sürekli gözdağı verildi. Sonrasında Arap Baharı dalgasıyla Tunus, Mısır, Libya, Cezayir ve en son Suriye’de iç karışıklıklar çıkarıldı. Suriye parçalandı. PYD-YPG, DEAŞ, ISİD gibi kaynağı belli olmayan terör örgütleri ortaya çıktı.  Fakat ilginç olan ve dikkat edilecek olan asıl mesele ise, bu medeniyet sürecinin önce Orta Doğu’dan başlamış olmasıdır. Sonra da bu olgu giderek Orta Asya’ya doğru yayılma eğilimine girdi.

Kışkırtılan Toplumlar ve Birleşiyormuş Havası Verilen Kültürler

Her şey jakobence ilerliyordu. Ama uygar ve özgür dünyaya! Bir şeyler söylemek lazımdı. Gerekçe gösterilmeliydi. Tabi bütün bu süreçlerin sağlıklı işleyebilmesi için, dünya kamuoyunun toplum mühendisliği ilkeleri çerçevesinde şekillendirilmesi gerekiyordu.

Bunun için önce teorik düzlemde tartışma yaratılması ve yine toplum mühendisliği açısından ülkelere fikir empoze edilmesi şarttı. Böyle bir tartışma ortamında Samuel Huntington tarafından “Medeniyetler Çatışması” kavramı ortaya atıldı.

Huntington’a göre; soğuk savaş sonrasına tekabül eden 1990'lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurlar politik ya da ekonomik ideolojiler değil, “medeniyetler” olacaktı. Medeniyetlerden kasıt ise ulusların kendi kültürlerine göre bir birleşme veya çekişme içerisine gireceği üzerineydi”. Özellikle de 21. yüzyılda da bu trend devam edecekti. Yine Huntington’a göre, medeniyetler savaşmayacak, gruplaşmalar medeniyet bazında olacaktı. Tezin özü buydu.

Zaten dünyanın Aksı da ne hikmetse Atlantik’ten Asya’ya kayıyordu. Avrupa ve Amerika ekonomisi belirgin şekilde durağan bir dönem yaşıyordu. Küresel ekonomi çok zorlu bir sınandan geçiyordu. Hatta yeni bir “1929 Krizi” ile karşı karşıya kalınma riski vardı. Üstelik ABD’nin enerji talebi de giderek artıyordu. Karşısında ise sürekli büyüyen Çin, Hindistan ve yeniden eski gücüne kavuşan Rusya vardı ve ABD, yeni bir “Çevirme Politikası” ile Çin ve Rusya’nın önünü kesmek istiyordu. Doğu Avrupa’ya da “güvenlik kalkanı” kurmayı planlıyordu.

Bu ortamda yapılması gereken şey, medeniyetler çatışması fikrini aşılamaktı. Böylece medeniyetler arasında bir çatışa havası yaratarak, özelikle İslam ve Ortadoğu hedef alındı. Başta Avrupa’da olmak üzere, İslam Dini’ne ve Hz. Muhammed’e dil uzatıldı. Batılı liderler çeşitli zamanlarda açıklamalar yaparak, Müslüman toplumları tahrik etti, ırkçı gösteriler arttı, din adamları ve gazeteciler öldürüldü. Avrupa’da milliyetçilik kışkırtıldı. İslamofobya algısı körüklendi.    

Bütün bunlar sanki bir ayrıştırmanın parçasıydı. Huntington; “kültürel gruplaşmalar olacak ve medeniyetler çatışacak” demişti ya! İşte Batılı liderler, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da olası bir kültürel birleşmeyi doğal olarak da medeniyetler çatışmasını önlemek için, demokrasiyi ve “Ilımlı İslâm’ı” getireceklerdi.

Medeniyetler çatışmasının özü, kültürel ve dinsel gruplaşmalar olduğundan, ABD elini güçlendirmek için pragmatik bir söylem olarak, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’ni ortaya koydu. Burada hedef ABD’nin bu fikirden yola çıkarak Ortadoğu’da ve Orta Asya’da gruplaşmayı önlemek suretiyle kendi egemenlik alanını korumaktı.

Bu bölgelerdeki olası kültürel ve dini birleşmelere engel olmak üzere oluşturulan BOP ve medeniyetler çatışması fikri ile de Batı Modeli Prototip insan yaratılacaktı. Bu prototip, aynı zamanda yeni kültür mozaiğinin bir parçası olacaktı. Diyebiliriz ki, Medeniyetler Çatışması, yeni bir uygarlık kurma safsatasından başka bir şey değildir. Dijital çağ, Endüstri 4.0 veya 5.0, yapay zekalar, dijital para kavramı yine bu amaçlara hizmet eden argümanlar oldu.      

Medeniyetler Çatışması’nda Din Faktörü ve İslam-Hıristiyan Olgusu

Soğuk savaş sona erdiğinde ideolojik yön değişimi oldu ve çatışma ortamı, İslam-Hıristiyan çatışmasına döndü. Medeniyetler tartışmasından evvel ideolojiler vardı. Komünizm ile kapitalizm dünya egemenliği için yarışırdı. Şimdi ise, Batı’nın emperyal egemenlik dürtüsü bu olguyu dini bir savaşa çevirdi.

Her din, “inanan insan için kutsaldır.” Ancak bu fenomen tarih boyunca hep savaşa sebep olmuştur. Bunun kaynağı ise, Yaratan değil, insanın hırs ve çıkarlarıdır.

Tarih boyunca çok güçlü ordular dünyayı egemenlikleri altına almaya çalışmışlardır. Bugün ise güçlü ordulara gerek kalmaksızın, toplumlar ve ülkeler, kitle iletişim araçları ve taraftar misyonerlerle etki altına alınabilmektedir. Ekonomik yönden zayıf olan taraf, yenidünya düzeninde bitaraf olamadığı için, güçlü ile birlikte hareket etmek zorunda kalmıştır.

Güçlü olan taraf ise, kendi inanç ve kültürünü, zayıf olana empoze etmek istemiştir. Dünyadaki kıt kaynaklara sahip olmak ya da onun mutlak hâkimiyeti için, her dönemde çeşitli ideolojiler, onu destekleyen fikirler, ekoller ve taraftarlar ortaya çıkmıştır.

Burada amaç, fikir veya kültür çatışması değil, tam tersi, ayrışımların varlığı üzerine siyasi söylemlerle kitleleri yanlış yönlendirmektir. Medeniyetler Çatışması fikri de esasen bu amaca hizmet eden bir düşünce sistematiğidir.

Başta ABD olmak üzere, Batı’nın -diğer bir değişle modern ve uygar dünyanın- hızla tükenen dünya kaynaklarını, kendi emelleri için kullanmak çabası vardır. Bu çabanın nedeni ise, Irak’ın işgali sırasında, Bush ve Blair’in iktidar oldukları dönemde söyledikleri sözlerinde saklıdır. “Yaşam tarzımıza yönelik tehditlere karşı savaşacağız.”

Sanıyorum bu cümle işin özeti… Batı alıştığı yaşam biçimini, tutkuya dönüşen emperyalist dürtüsünü bırakmak istemiyor. Bunun için her yolu mubah sayıyor. Gerektiğinde fikirsel düzlemde gerektiğinde ise askeri güçle veya kendi yönlendirdikleri uluslararası toplum ve örgütlerle bunu yapıyor.

ABD’nin bu süreci yönetmesinde, barış ve demokrasi projesi olan AB’de maalesef “topal ördek” görevini üstlenmiş durumda. AB’de artan aşırı milliyetçilik, popülizm, Mayıs 2019’da yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde kendini gösterdi. ABD’nin Truva Atı; İngiltere üzerine düşeni yaptı ve Brexit ile AB’nin dışında kalmayı tercih etti. Almanya AB’yi domine ederken, Fransa ise AB2nin kurucu ülkesi olduğunu unutmuş gibi görünüyor.                 

Medeniyetler Çatışmasında Rol Model Türkiye   

Türkiye, Din bağları ile Ortadoğu’ya, kan bağları ile de Orta Asya’ya göbeğinden bağlıdır. Neredeyse bin yıla yakın süredir bu coğrafyadadır. Hatta yüzyıllarca bu bölgede belirleyici rol üstlenmiştir. Düzen kurucu olmuştur.

Ancak dünya değişti ve egemenlik kavramı yerini çok yönlü ilişkiye ve derinliğe bıraktı. Adına diplomasi dediğimiz bu kavramın artık ciddi incelikleri vardır. Türkiye, bölgedeki varlığı itibarı ile “örnek bir tablo” sergilemektedir. Bu da Atatürk Devrimleri’nde biri olan ve önümüzü aydınlatan ışığı “laiklik ilkesi”dir. 

Türkiye; hem Müslüman olan, hem de modern dünyanın değerlerini içselleştiren (hala da devam eden)  bir ülkedir. Her ne kadar ortaya bir medeniyetler çatışması fikri atıldıysa da bu olgunun ilacı hatta kırılma noktası Türkiye’dir. Başka örnek aramaya da gerek yoktur.

Ancak bu örneği iyi pazarlamak zorundayız. Bunu da mitolojik hesaplarla değil, gerçekçi hesaplarla yapabiliriz. Kimsenin göz ardı edemeyeceği bir gerçek varsa o da Batı’nın bu bölge üzerinde oynadığı oyundur ve bölge kaynakları ele geçirme hevesidir.

Türkiye, bölgeyi en iyi tanıyan ve anlayan ülkedir. Bu nedenle de bölgesel gücünü pekiştirecek atılımlar yapmalıdır. Çok yönlü ve sürekli Ortadoğu ve Orta Asya Politikaları üretmelidir. Özellikle de Ortadoğu’dan korkmamak gerekir. Bölge ilişkileri de devlet politikası nezdinde yürütülmelidir. Çeşitli Tink-Tenk kuruluşları kurmak faydalı bir girişimdir. Hatta bu bölgede çeşitli “misyonerlik” faaliyetinde bulunulması da gerekir.

Musa KARADEMİR

DMW Uluslararası Diplomatlar Birliği Avrupa Başkan Yrd. 
Türk Kuzey Kıbrıs Türk Ticaret Odası Başkan Yrd.
Musakarademir70@gmail.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar