Öykü ve kıssadan hisse:
Hasan Uğur Epirden1960'li yıllardı... Ezeli rekabet biz yukarı mahalle ile her zaman yendiğimiz, ancak dayak yiyerek uğurlandığımız (!), yaşça bizden büyük aşağı mahallenin içine işlemişti... Ortaköy'ün sırtını Yıldız Parkının duvarlarına dayayan, ismini üzerine gelişi güzel serpilmiş bulunan irili ufaklı tarihi çakıl taşlardan alan ünlü (!) sahamız "Taşlık" tarihi günlerinden birini yaşıyordu... Sahanın etrafında ben diyeyim 80, siz deyin 100 ateşli taraftar güneşli bir pazar sabahının keyfini aksam rakı sofralarına taşımak için sabırsızlanıyordu... Bekçi Ökkeş Efendi ise sinekkaydı traşını olmuş, iki taraftar grubu arasındaki tampon bölgedeki (!) yerini çoktan almış, altın dişleriyle etrafa gülücükler dağıtıyordu…Durum 4-4 iken, “Piç” Tarık'ın elle tacizli markajından sıyrıldım ve kaleci “Goril” Hamdi ile karşı karşıya kaldım... Telef olmamam için yanına fazla sokulmadan şut atmam gerekiyordu… Zaten herifçioğlunun homurdanmasını duymaya başlamıştım… Yaratana sığınarak topa vurdum… Bizim mahalle "Gooool! ..." diye sevinçten üzerime doğru koşarken, aşağı mahalle de "Auttt! ..." diye onlara saldırıyordu... Hakem “Dört göz” Recai ise kisa bir geometrik bakış ve sinüs/kosinüs hesabı sonrası santra yuvarlağını göstererek (Yuvarlağı bir türlü doğru çizemiyorduk, bazen oval oluyordu…) golü vermişti… Sen misin golü veren? ... Artık aşağı mahallelilerin hedefi değişmişti… 1 metre 60 santimlik “Dört göz” Recai aralarında çoktan kaybolmuştu… Garibim bu hakemlik sevgisi yüzünden az dayak yememişti… Ama bu kez gerçekten durum ciddiyet arz ediyordu…Maçın bitimine 2 dakika kala aşağı mahalleye böyle bir kararı vermek her babayiğidin harcı değildi…Ama benim altın golümü vermişti bir kez… Ama o babamızdan, hocalarımızdan aldığımız spor ahlakı ve terbiyesi yok mu? ... İşte birden o vurduğum topun kaleyi belirleyen, üst üste konulmuş iki kaldırım taşının hayali üst uzantısının (!) dışından gidişini bir kez daha gözümün önüne getirdim… “Dört göz” Recai'yi rakip kuşatmayı yararak buldum ve topun auta gittiğini itiraf (!) ettim. Ettim etmesine de... Bu kez beni kucaklayan, sarıp, sarmalayan, öpen ve yalayan (!) aşağı mahalleli kardeşlerimdi (!)…Beni ne kadar çok sevdiklerine (!) ancak yeni şahit olmuştum... Ancak bu kez başım bizim çocuklar ve taraftarlarla belaya girdi... Yok, ben maçı satmışım... Yok, vatan hainliği ancak böyle olurmuş...Yok, içlerinde yılan beslemişlermiş... Bu övgülere (!) nereden geldiğini hala çözemediğim bir iri taş başımda son noktayı koydu… Beş dikiş, üç gün yatak istirahati yanında tüm bunlara tuz biber eken rahmetli anamın verdiği "Ebedi Taşlık maçları yasağı" tuz biber ekti...Kendi kendime "Doğru mu yaptım? ...", "Ben nerde yanlış yaptım? ..." diye serzenişte bulunurken ve içim içimi yerken yokuşun başında gördüğüm Ayşe teyze elinden filesini almak istediğimde "Sen git de aşağı mahalledekilerin filelerini taşı" diyerek hala kızgınlığını yüzüme vuruyordu...Seneler su gibi akıp, geçti...Sporcu, antrenör, yönetici derken görgü dağarcığım epey doldu. İcra ettiğim birçok meslek dalı da beni olgunlaştırdı... Ancak geçmişten geleceğe doğru bakarken spor kişiliği ve ahlaki üzerine kuşkularım ve tedirginliğim arttı...Ülkemizde bazı branşların dışında inanılmaz bir yozlaşma var…Sporcu / antrenör / idareci / seyirci / basın ve medya arasında yaşanan aykırılıkları, didişme ve sataşmaları, sahte gülücükleri, birbirlerine kinle bakan gözleri, salyalı argo edebiyatı (!), yalan yanlış haber ve karalamaları artık ben ve benim gibiler daha fazla kaldıramaz duruma geldik...Hele hele tribünleri dolduran bir grup sözde taraftar? ...Onların yarattıkları çirkin küfür edebiyatı, hakaret dolu hareket ve sözcükler... Ve tüm bunları gülümseyerek, keyif alıyormuşçasına izleyen sözde spor idarecileri...Kendimize gelelim beyler... (Artık ne yazık ki aralarına karışmış bayanlar da var...) Sporun bir erdem olduğunu, yenmek kadar yenilmenin de doğal olabileceğini anlayabilelim ve hazmedebilelim... Küfür ve tacize son verelim. Doğru olmayı, el sıkıp tebrik etmeyi öğrenelim...Ve tabii ki tüm bu ilke ve prensipleri bizden sonra gelecek nesillere aşılayalım ve aktarmaya çalışalım… Hemen... Yol yakınken... Ve bir "FAIR PLAY" ülkesi olalım... Olalım ki bizi tüm dünya ülkeleri Olimpiyat Oyunlarına yakıştırsın...Ve sakın unutmayalım ki, ceddimiz hoşgörü, yardımlaşma, misafirperverlik, saygı ile yoğrulup bu günlere gelmiştir... Türkü Türk yapan bu emsalsiz karakterimiz ve meziyetlerimizdir...Ve gene unutmayalım ki, 80 küsur yıl önce "Ben sporcunun zeki, çevik ve iyi ahlaklısını severim" diyebilmiş ulu önder Atatürk'ün evlatlarıyız... Ona layık olmaya çalışalım…Tüm spor camiamızı sportmenliğe, centilmenliğe davet ediyorum... Bizlere en yakışan düstura..."FAIR PLAY" YAŞAM İLKEMİZ OLMALI…
Hasan Uğur Epirden1960'li yıllardı... Ezeli rekabet biz yukarı mahalle ile her zaman yendiğimiz, ancak dayak yiyerek uğurlandığımız (!), yaşça bizden büyük aşağı mahallenin içine işlemişti... Ortaköy'ün sırtını Yıldız Parkının duvarlarına dayayan, ismini üzerine gelişi güzel serpilmiş bulunan irili ufaklı tarihi çakıl taşlardan alan ünlü (!) sahamız "Taşlık" tarihi günlerinden birini yaşıyordu... Sahanın etrafında ben diyeyim 80, siz deyin 100 ateşli taraftar güneşli bir pazar sabahının keyfini aksam rakı sofralarına taşımak için sabırsızlanıyordu... Bekçi Ökkeş Efendi ise sinekkaydı traşını olmuş, iki taraftar grubu arasındaki tampon bölgedeki (!) yerini çoktan almış, altın dişleriyle etrafa gülücükler dağıtıyordu…Durum 4-4 iken, “Piç” Tarık'ın elle tacizli markajından sıyrıldım ve kaleci “Goril” Hamdi ile karşı karşıya kaldım... Telef olmamam için yanına fazla sokulmadan şut atmam gerekiyordu… Zaten herifçioğlunun homurdanmasını duymaya başlamıştım… Yaratana sığınarak topa vurdum… Bizim mahalle "Gooool! ..." diye sevinçten üzerime doğru koşarken, aşağı mahalle de "Auttt! ..." diye onlara saldırıyordu... Hakem “Dört göz” Recai ise kisa bir geometrik bakış ve sinüs/kosinüs hesabı sonrası santra yuvarlağını göstererek (Yuvarlağı bir türlü doğru çizemiyorduk, bazen oval oluyordu…) golü vermişti… Sen misin golü veren? ... Artık aşağı mahallelilerin hedefi değişmişti… 1 metre 60 santimlik “Dört göz” Recai aralarında çoktan kaybolmuştu… Garibim bu hakemlik sevgisi yüzünden az dayak yememişti… Ama bu kez gerçekten durum ciddiyet arz ediyordu…Maçın bitimine 2 dakika kala aşağı mahalleye böyle bir kararı vermek her babayiğidin harcı değildi…Ama benim altın golümü vermişti bir kez… Ama o babamızdan, hocalarımızdan aldığımız spor ahlakı ve terbiyesi yok mu? ... İşte birden o vurduğum topun kaleyi belirleyen, üst üste konulmuş iki kaldırım taşının hayali üst uzantısının (!) dışından gidişini bir kez daha gözümün önüne getirdim… “Dört göz” Recai'yi rakip kuşatmayı yararak buldum ve topun auta gittiğini itiraf (!) ettim. Ettim etmesine de... Bu kez beni kucaklayan, sarıp, sarmalayan, öpen ve yalayan (!) aşağı mahalleli kardeşlerimdi (!)…Beni ne kadar çok sevdiklerine (!) ancak yeni şahit olmuştum... Ancak bu kez başım bizim çocuklar ve taraftarlarla belaya girdi... Yok, ben maçı satmışım... Yok, vatan hainliği ancak böyle olurmuş...Yok, içlerinde yılan beslemişlermiş... Bu övgülere (!) nereden geldiğini hala çözemediğim bir iri taş başımda son noktayı koydu… Beş dikiş, üç gün yatak istirahati yanında tüm bunlara tuz biber eken rahmetli anamın verdiği "Ebedi Taşlık maçları yasağı" tuz biber ekti...Kendi kendime "Doğru mu yaptım? ...", "Ben nerde yanlış yaptım? ..." diye serzenişte bulunurken ve içim içimi yerken yokuşun başında gördüğüm Ayşe teyze elinden filesini almak istediğimde "Sen git de aşağı mahalledekilerin filelerini taşı" diyerek hala kızgınlığını yüzüme vuruyordu...Seneler su gibi akıp, geçti...Sporcu, antrenör, yönetici derken görgü dağarcığım epey doldu. İcra ettiğim birçok meslek dalı da beni olgunlaştırdı... Ancak geçmişten geleceğe doğru bakarken spor kişiliği ve ahlaki üzerine kuşkularım ve tedirginliğim arttı...Ülkemizde bazı branşların dışında inanılmaz bir yozlaşma var…Sporcu / antrenör / idareci / seyirci / basın ve medya arasında yaşanan aykırılıkları, didişme ve sataşmaları, sahte gülücükleri, birbirlerine kinle bakan gözleri, salyalı argo edebiyatı (!), yalan yanlış haber ve karalamaları artık ben ve benim gibiler daha fazla kaldıramaz duruma geldik...Hele hele tribünleri dolduran bir grup sözde taraftar? ...Onların yarattıkları çirkin küfür edebiyatı, hakaret dolu hareket ve sözcükler... Ve tüm bunları gülümseyerek, keyif alıyormuşçasına izleyen sözde spor idarecileri...Kendimize gelelim beyler... (Artık ne yazık ki aralarına karışmış bayanlar da var...) Sporun bir erdem olduğunu, yenmek kadar yenilmenin de doğal olabileceğini anlayabilelim ve hazmedebilelim... Küfür ve tacize son verelim. Doğru olmayı, el sıkıp tebrik etmeyi öğrenelim...Ve tabii ki tüm bu ilke ve prensipleri bizden sonra gelecek nesillere aşılayalım ve aktarmaya çalışalım… Hemen... Yol yakınken... Ve bir "FAIR PLAY" ülkesi olalım... Olalım ki bizi tüm dünya ülkeleri Olimpiyat Oyunlarına yakıştırsın...Ve sakın unutmayalım ki, ceddimiz hoşgörü, yardımlaşma, misafirperverlik, saygı ile yoğrulup bu günlere gelmiştir... Türkü Türk yapan bu emsalsiz karakterimiz ve meziyetlerimizdir...Ve gene unutmayalım ki, 80 küsur yıl önce "Ben sporcunun zeki, çevik ve iyi ahlaklısını severim" diyebilmiş ulu önder Atatürk'ün evlatlarıyız... Ona layık olmaya çalışalım…Tüm spor camiamızı sportmenliğe, centilmenliğe davet ediyorum... Bizlere en yakışan düstura..."FAIR PLAY" YAŞAM İLKEMİZ OLMALI…
























