Sivil toplum örgütlerine, sendikalara 12 Eylül Anayasası ile getirilmiş olan siyaset yapma yasağını kaldırmak amacıyla, EMO’nun da üyesi olduğu TMMOB, TÜRMOB ve diğer meslek kuruluşları, 1995’te uzun mücadeleler verdi. 1995 yılında yapılan anayasa reformunda, Anayasa’nın 135.maddesi değiştirildi, bu yasak kaldırıldı, bununla ilgili uyum yasaları çıkartıldı.
Oysa bugün, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafından hazırlanan bir raporda, Anayasa’da o dönemde kaldırılan yasağın yeniden getirilmesi, buna bağlı olarak yasaların değiştirilmesi ve sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların yöneticilerine siyaset yasağı getirilmesi öngörülüyor. AKP, ‘İleri demokrasi’ diyor ama bugün eline geçirdiği bütün medya kuruluşlarında, bütün toplantılarda, bir imaj yaratarak bu söylemi geliştiriyor. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun o raporu, Anayasa değişikliği yapılmadan, yasalar değişmeden örtülü olarak yürürlüğe konulması gayretlerini, ibretle izliyoruz.
En son elime geçen bir belgede, Sayın Beşir Atalay’ın başkanlığındaki kurul, Anayasa’nın 135.maddesine göre kurulmuş meslek kuruluşlarındaki yöneticilerin siyaset yapmalarının, yolsuzlukla mücadele etme kapsamında takip edilmesini önermiş bulunuyor.
Anayasa’da teminat var, bu konuda yasal düzenleme var. Ama ne var ki Hükümet bu şekilde siyaset yapma yasağı getirerek, toplumun çeşitli dinamikleriyle siyaset ilişkisini koparmaya çalışıyor.
Türkiye’de siyasetin, demokrasiyi yok ettiği, özgürlük ve insan haklarının talep edilmesini ortadan kaldırmaya çalıştığı bir süreci yaşıyoruz. Politikaların, stratejilerin bir tartışma ortamında değil, bir iki gazete haberiyle, gazeteciye fısıldanan bir haberle ortaya konulduğu bir süreci yaşıyoruz. En son Kürt politikası, terörle mücadele politikası dün iki gazetede haber halinde sunuldu.
Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar hiç insanın bu kadar değersiz sayıldığı, ucuz sayıldığı bir duruma gelmemişti. AKP’nin söylemlerini şu şekilde yorumlayabiliriz: ‘Demokrasiyi getireceğim’ diyorsa, ‘Anti demokratik bir ortamı getireceğim’, ‘Özgürlükleri artıracağım’ diyorsa, ‘Özgürlükleri kısıtlayacağım’, ‘Hakları genişleteceğim’ diyorsa, ‘Hakları gasp edeceğim’ demektedir.
EKONOMİ KÖTÜYE GİDİYOR Türkiye’de ekonomi kötüye gidiyor. Bir sömürü düzeninde yaşıyoruz. Aslında bu sömürü düzeni, 1944 yılında ilk defa para hareketlerinin ödemeler dengesini değiştirmeye başladığı, ‘yeni dünya düzeni’ dediğimiz yeni kapitalist anlayışın uygulanmaya başladığı günden bu yana devam etmektedir. Zaman zaman bunun çeşitli versiyonlarını görüyoruz. Ama en önemli versiyonunu 12 Eylül Darbesi ile gördük. 12 Eylül Darbesi’nden en çok zarar görenler, solda düşünenler olmuştur. Çünkü bu darbe, ‘solcu’ diye bilinen kesimleri yok etmeye yönelik bir darbe olmuştur. 12 Eylül Darbesi bugünkü AKP iktidarını ve AKP’nin istediği platformu, zemini hazırlayan bir darbe olmuştur. Bu darbenin yarattığı zeminden yararlanarak iktidara gelen ve bu darbenin ileri sürdüğü Anayasa’yı değiştirmeye çalışan AKP Hükümeti, maalesef 12 Eylül referandumunda kamuda çalışanları çok yakından ilgilendiren önemli bir değişiklik yapmıştır. Kamuda çalışanların sendika kurma haklarıyla ilgili maddeyi kaldırarak, kamuda çalışan memur arkadaşlarımızın iş güvencesini ortadan kaldırmaya yönelik bir zemin hazırlamıştır. AKP’liler çeşitli söylemlerinde ‘memur’dan değil ‘çalışan’dan söz ediyorlar. Bir süre sonra da memura ‘çalışan’ ol diyecekler ve bu kişiler iktidarla birlikte çalışan kişiler olacak. Onlara ‘sen artık sendika kuramazsın, sendikadan ayrıl’ diyorlar. Yeni yasa, karşısındaki sendika sayısını 1,5 sendikaya düşüren, bir anlayışı beraberinde getirmektedir.
SURİYE MESELESİ TÜRKİYE İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR Suriye meselesi Türkiye için önemli bir meseledir. Parlamento’da bulunduğum sırada Irak savaşı ile ilgili süreci yakından yaşamış bir kişi olarak sizlerle bu konudaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Biz o dönem, Irak’ta bir savaş yapılmamasını, eğer Saddam’ın haksız uygulamaları varsa, bunun başka şekillerde çözülebileceğini söyledik. Ardından iktidardan bir sivil darbe ile uzaklaştırıldık. O dönemde özellikle üzerinde durduğumuz konu şuydu: Biz Türkiye’nin aynı dini paylaştığı ülke ile çatışmaya girmesini istemiyorduk ve böyle bir şeye girildiği zaman, çok vahim sonuçların ortaya çıkacağına vurgu yapıyorduk. Bugün Suriye’ye yapılmak istenen de aynı şeydir. Tayyip Erdoğan’a ‘Sen o zaman arkadaşlarınla Irak’taki harekâta göz yummuştun, ama Suriye’de harekâtı kendin yöneteceksin’ şeklinde bir talepte bulunuyorlar. Bu talebi gazetecilerin gözü önünde, kamuoyunun gözü önünde Hillary Clinton ’Suriye’yi size havale ediyoruz, bu işi siz halledeceksiniz’ diyerek açıkça söylemiştir. Suriye meselesi, Türkiye’de asıl bölünmenin fitilinin ateşleneceği nokta olacaktır. Bugün eğer Türkiye Suriye’deki bazı güçlerle işbirliği yapıp onların içinde yer alıyorsa, yarın öbür gün Türkiye’deki bazı hareketler için dışarıdan da bazı kesimler devreye girecektir. Özellikle 2004 yılında AKP’nin Türkiye’deki su konusuna AB’nin de karışabileceği yönündeki imzasından sonra, çok tehlikeli bir sürece girilmiştir.
4+4+4 ÇETELEŞMEYİ GETİRECEK 4+4+4 konusundaki görüşlerimizi de sizinle paylaşmak istiyorum. 4+4+4 konusunda yaşanan olay, 1826 yılında 2. Mahmut döneminde aynen yaşanmış. 2. Mahmut okulları getirmek istediği zaman, okutulacak dil Osmanlıca, (Arapça’ya yakın ve Osmanlıca okuyan herkes Kur’an-ı Kerim’i rahatlıkla okuyabilir) o zaman da isyan edilmiş ve ‘Bu okulları açamazsınız’ denilmiş, Türkiye’ye o tarihte 3 yıllık ilkokul dayatılmıştır. 2. Mahmut’la yapılan anlaşmada, ‘Tamam 3 yıllık okulu aç, 3 yıl sonra çocuklar eve gelecek’ denilmiş. Eğer 14 yaşından sonra gitmek istiyorsa gitsin’ denilmiş. İşte ‘rüştiye’ sözü de oradan geliyor. Ortaokullar olgusu devreye girmiş, ‘Rüştiye mektebine gideceksin’ demişlerdi ve 3 yıllık bu ilkokullar, Türkiye’de 1950 yılına kadar devam etmiştir. Bunun böyle yapılmasının, dinle Kur’an kursuyla, imam hatiple hiç alakası yok. Çünkü o tarihte Kur’an-ı Kerim’i okumak için okullar zaten o dilde eğitim yapıyor. Neye itiraz ediyorlar? Bir gencin 14 yaşına kadar okuyup gelişmesini önlemek, gençlik çağına geldiği zaman okuma alışkanlığından uzaklaşmasını sağlamak istiyorlar. Peki, çağımızda bu 4+4+4 neye yol açacak? Karşımıza gerçekten söylendiği gibi cemaatler, tarikatlar mı çıkacak? Daha tehlikeli bir şeyle, çetelerle karşı karşıya kalacağız. Okula gitmeyen kendi içinde gruplaşan ve bunu daha güvenli bulan bir nesille karşı karşıya kalacağız. Türkiye’de, çeteleşerek yönetilen bir toplum yaratılmaya çalışılıyor. Bu durumu devlet yönetimi anlayışı olarak dayatmak istiyorlar. Asıl faşist davranışlar bunlardır. Evlerin işaretlenmesi gibi olaylar bunun işaretleridir. Daha olaylar ortaya çıkacak ve eğitimsiz, çağdaş yaşamdan nasıl nasipleneceğini bilmeyenlerin oluşturduğu bir yapı oluşacak. DSP olarak sorunların çözümü için oluşturulacak platformlarda sizlerle daima bir araya gelebilir, size daima destek olabilir, bunu memnuniyetle yerine getiririz. Genel kurulunuzun hayırlı olmasını temenni ediyor, hepinize başarılar diliyorum.” dedi.
EKONOMİ KÖTÜYE GİDİYOR Türkiye’de ekonomi kötüye gidiyor. Bir sömürü düzeninde yaşıyoruz. Aslında bu sömürü düzeni, 1944 yılında ilk defa para hareketlerinin ödemeler dengesini değiştirmeye başladığı, ‘yeni dünya düzeni’ dediğimiz yeni kapitalist anlayışın uygulanmaya başladığı günden bu yana devam etmektedir. Zaman zaman bunun çeşitli versiyonlarını görüyoruz. Ama en önemli versiyonunu 12 Eylül Darbesi ile gördük. 12 Eylül Darbesi’nden en çok zarar görenler, solda düşünenler olmuştur. Çünkü bu darbe, ‘solcu’ diye bilinen kesimleri yok etmeye yönelik bir darbe olmuştur. 12 Eylül Darbesi bugünkü AKP iktidarını ve AKP’nin istediği platformu, zemini hazırlayan bir darbe olmuştur. Bu darbenin yarattığı zeminden yararlanarak iktidara gelen ve bu darbenin ileri sürdüğü Anayasa’yı değiştirmeye çalışan AKP Hükümeti, maalesef 12 Eylül referandumunda kamuda çalışanları çok yakından ilgilendiren önemli bir değişiklik yapmıştır. Kamuda çalışanların sendika kurma haklarıyla ilgili maddeyi kaldırarak, kamuda çalışan memur arkadaşlarımızın iş güvencesini ortadan kaldırmaya yönelik bir zemin hazırlamıştır. AKP’liler çeşitli söylemlerinde ‘memur’dan değil ‘çalışan’dan söz ediyorlar. Bir süre sonra da memura ‘çalışan’ ol diyecekler ve bu kişiler iktidarla birlikte çalışan kişiler olacak. Onlara ‘sen artık sendika kuramazsın, sendikadan ayrıl’ diyorlar. Yeni yasa, karşısındaki sendika sayısını 1,5 sendikaya düşüren, bir anlayışı beraberinde getirmektedir.
SURİYE MESELESİ TÜRKİYE İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR Suriye meselesi Türkiye için önemli bir meseledir. Parlamento’da bulunduğum sırada Irak savaşı ile ilgili süreci yakından yaşamış bir kişi olarak sizlerle bu konudaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Biz o dönem, Irak’ta bir savaş yapılmamasını, eğer Saddam’ın haksız uygulamaları varsa, bunun başka şekillerde çözülebileceğini söyledik. Ardından iktidardan bir sivil darbe ile uzaklaştırıldık. O dönemde özellikle üzerinde durduğumuz konu şuydu: Biz Türkiye’nin aynı dini paylaştığı ülke ile çatışmaya girmesini istemiyorduk ve böyle bir şeye girildiği zaman, çok vahim sonuçların ortaya çıkacağına vurgu yapıyorduk. Bugün Suriye’ye yapılmak istenen de aynı şeydir. Tayyip Erdoğan’a ‘Sen o zaman arkadaşlarınla Irak’taki harekâta göz yummuştun, ama Suriye’de harekâtı kendin yöneteceksin’ şeklinde bir talepte bulunuyorlar. Bu talebi gazetecilerin gözü önünde, kamuoyunun gözü önünde Hillary Clinton ’Suriye’yi size havale ediyoruz, bu işi siz halledeceksiniz’ diyerek açıkça söylemiştir. Suriye meselesi, Türkiye’de asıl bölünmenin fitilinin ateşleneceği nokta olacaktır. Bugün eğer Türkiye Suriye’deki bazı güçlerle işbirliği yapıp onların içinde yer alıyorsa, yarın öbür gün Türkiye’deki bazı hareketler için dışarıdan da bazı kesimler devreye girecektir. Özellikle 2004 yılında AKP’nin Türkiye’deki su konusuna AB’nin de karışabileceği yönündeki imzasından sonra, çok tehlikeli bir sürece girilmiştir.
4+4+4 ÇETELEŞMEYİ GETİRECEK 4+4+4 konusundaki görüşlerimizi de sizinle paylaşmak istiyorum. 4+4+4 konusunda yaşanan olay, 1826 yılında 2. Mahmut döneminde aynen yaşanmış. 2. Mahmut okulları getirmek istediği zaman, okutulacak dil Osmanlıca, (Arapça’ya yakın ve Osmanlıca okuyan herkes Kur’an-ı Kerim’i rahatlıkla okuyabilir) o zaman da isyan edilmiş ve ‘Bu okulları açamazsınız’ denilmiş, Türkiye’ye o tarihte 3 yıllık ilkokul dayatılmıştır. 2. Mahmut’la yapılan anlaşmada, ‘Tamam 3 yıllık okulu aç, 3 yıl sonra çocuklar eve gelecek’ denilmiş. Eğer 14 yaşından sonra gitmek istiyorsa gitsin’ denilmiş. İşte ‘rüştiye’ sözü de oradan geliyor. Ortaokullar olgusu devreye girmiş, ‘Rüştiye mektebine gideceksin’ demişlerdi ve 3 yıllık bu ilkokullar, Türkiye’de 1950 yılına kadar devam etmiştir. Bunun böyle yapılmasının, dinle Kur’an kursuyla, imam hatiple hiç alakası yok. Çünkü o tarihte Kur’an-ı Kerim’i okumak için okullar zaten o dilde eğitim yapıyor. Neye itiraz ediyorlar? Bir gencin 14 yaşına kadar okuyup gelişmesini önlemek, gençlik çağına geldiği zaman okuma alışkanlığından uzaklaşmasını sağlamak istiyorlar. Peki, çağımızda bu 4+4+4 neye yol açacak? Karşımıza gerçekten söylendiği gibi cemaatler, tarikatlar mı çıkacak? Daha tehlikeli bir şeyle, çetelerle karşı karşıya kalacağız. Okula gitmeyen kendi içinde gruplaşan ve bunu daha güvenli bulan bir nesille karşı karşıya kalacağız. Türkiye’de, çeteleşerek yönetilen bir toplum yaratılmaya çalışılıyor. Bu durumu devlet yönetimi anlayışı olarak dayatmak istiyorlar. Asıl faşist davranışlar bunlardır. Evlerin işaretlenmesi gibi olaylar bunun işaretleridir. Daha olaylar ortaya çıkacak ve eğitimsiz, çağdaş yaşamdan nasıl nasipleneceğini bilmeyenlerin oluşturduğu bir yapı oluşacak. DSP olarak sorunların çözümü için oluşturulacak platformlarda sizlerle daima bir araya gelebilir, size daima destek olabilir, bunu memnuniyetle yerine getiririz. Genel kurulunuzun hayırlı olmasını temenni ediyor, hepinize başarılar diliyorum.” dedi.
























