Mevcut yaşantımız içerisinde iş, aile ve sosyal çevre döngüsü haricinde bizi olumsuz anlamda tetikleyen en önemli faktörlerden bir tanesi: Dijital yorgunluk.
Altı duyu organımız ve hatta artık vücudumuzun vazgeçemeyeceğimiz bir uzvu haline gelen akıllı telefonlar; hayatımızın olmazsa olmazı, daha doğrusu bir parçası durumunda. Şimdi düşünsenize; bu uzvumuz üzerinden, yaşam döngüsü içerisinde takip ettiğiniz oluşumlar, kurumlar ve markalar vasıtasıyla bir gün içerisinde kimimiz onlarca, kimimiz yüzlerce bildirim almaktayız. Özellikle markaların yönelmiş olduğu bildirim atakları yorucu hatta sinir bozucu bir boyuta ulaşmış durumda. Buna çok güzel bir isim bulmuşlar, alın size her yerde kullanabileceğiniz havalı bir terim daha: Dikkat Ekonomisi. Markaların yöneldiği bu durum, bizim için artık bir "dikkat savaşına" dönüşmüş durumda.
İş, sürekli tetikte olma durumuna doğru evriliyor. Baktığınız zaman, neredeyse insanların psikolojik yapısını bozacak bir seviyede. Sürekli tetiktesiniz, önlemler alıyorsunuz. Mesela takip ettiğiniz bir markanın aplikasyon bildirimlerini kapatıyorsunuz; bu sefer o marka sizi nerede buluyor? Sosyal mecrada. Ne yapıyorsunuz? Sosyal mecradan mümkün olduğunca herhangi bir ürün ya da hizmet araştırması yapmıyorsunuz ki algoritma sizi esir almasın. Yani süreç tam bir taktik savaşına dönüşüyor.
Meseleyi anlaşılır boyuta taşımak adına çok yakın zamanda yaşamış olduğum bir deneyimi örnek verebilirim: İhtiyacım olan bir tekstil ürününü satın almak için arama motoru üzerinden bir markanın web sitesine tıkladım. Ürünü beğendim ve sepete attım. Tabii ki pek çok platformda olduğu gibi üyelik oluşturmak gerekiyordu, oluşturdum. Hooopp hemen ardından ilk "hoş geldin" e-postası düştü: "Takip ederseniz yüzde bilmem kaç indirim avantajı sağlayacağız." Markanın bir de mobil uygulaması varmış; telefona indirip bildirimlere izin verince ekstra bir indirim daha tanımlanıyor. "Neden olmasın?" diyerek onu da yaptık...
Asıl dramatik süreç ise sepeti orada bırakıp günlük yaşantıma döndüğüm an başladı. Aradan henüz yarım saat geçmeden telefonum titredi; SMS yoluyla gelen ilk hatırlatma: "Sepetinizde ürün unuttunuz, sizi bekliyoruz!" Bitti mi? Hayır… Birkaç saat sonra bu kez mobil uygulamadan bir anlık bildirim geldi: "Size özel indirim için son şans, sepetinizi hemen onaylayın!" İşin boyutu sadece mesajlarla da sınırlı kalmadı. İlerleyen saatlerde sosyal medya hesaplarıma girdiğimde, kendimi izleniyor gibi hissettim. Gezindiğim her sayfada o ürünün reklamı, izlediğim her videonun arasında markanın sponsorlu içerikleri belirmeye başladı. Hatta e-posta kutum, "Stoklar tükeniyor, acele edin!" başlıklı son bir mesajla tekrar hareketlendi. Nihayetinde bu aşırı ısrarlı takip ve her yerden kuşatılmışlık hissi, bende ürüne sahip olma isteği yerine kaçma dürtüsü uyandırdı. Nihayetinde sıkıldım; uygulamayı sildim, markayı takip etmeyi bıraktım.
Buna gelene kadar aslında bizim mahallenin esnafı bile WhatsApp üzerinden kanal açmış; sabah akşam "günaydın", "iyi akşamlar" mesajları yayınlıyor. Yok milli takım yener tebrik mesajları, üzücü bir olay karşısında yas mesajı. Sürekli bildirim… Sevgili esnaf kardeşim, ben seni yeni gelecek olan ürünlerden haberdar olmak için ya da ürünlerde uygulayacağın kampanyaları öğrenmek için takip ediyorum. Gerekli gereksiz bildirimler oluşturuyor. Yani ölçek fark etmeksizin tüm firmaların yöntemleri dijital bir kaosa doğru ilerlemeye başladı.
Bu durum haliyle farklı sektörleri de doğuruyor; özel alan huzur çalışmaları, motivasyon döngüsü geliştirme seansları, kapalı alanda dijitalden arınma terapileri ve daha niceleri gibi... şaka gibi değil mi?
Aslında markalar şunu yapsa; bana dese ki: "Ey kullanıcı, kıymetli müşterim, ben buradayım ama seni boğmuyorum. Bak sen beni kullanıyorsun, benden sipariş veriyorsun, hizmet alıyorsun; tamam, kendimi sürekli hatırlatmıyorum ama arada bir görünüyorum." Bizi bu kadar boğmasa her iki taraf için daha iyi olmaz mı?


















