Günümüzde oldukça enteresan bir koşturma halinin içindeyiz. Herkes bir yerlere, bir şeylere yetişme gayreti içerisinde. Daha doğru bir ifadeyle; herkes bir şeylere en kısa zamanda ulaşma yarışında.
Bu durumun yansımalarını hayatın her alanında görmek mümkün: YouTube’da içerikleri 2x hızında izliyor, kitap okumak yerine özetini okuyup oradan fikir devşirmekle yetiniyoruz. Sosyal medyada, özellikle yapıcı bir içerik aramadığımızda, karşımıza çıkan kısa videolar bizi çok daha fazla mutlu ediyor. Bire bir ilişkilerde bile bir 2x hali yaşıyoruz. Karşımızdakini anlamak için dinlemek yerine, "Cümlesini bitirse de söyleyeceğimi söylesem," diye bekliyoruz…
Verimlilik maskesi altında o kadar yüzeysel şeyle muhatap oluyor ve bunları zihnimize kaydediyoruz ki sonuç tam anlamıyla korkunç. Ortada ciddi bir zaman yoksulluğu var gibi görünüyor. Ancak bence asıl mesele zamanın yokluğu değil; bize yokmuş gibi hissettirilmesi ve bu tempoya adapte edilmemizdir.
Hızın İllüzyonu ve Yavaşlığın Gücü
Aslında bu yaşadığımız durum resmen bir illüzyon. Her şeyi hızlı tükettiğimizde daha çok şeye sahip olacağımızı sanıyoruz; oysa sadece daha çok şeyi ıskalıyor, kaybediyor ve yaşayamıyoruz.
Yavaşlık, bir eylemsizlik hali değil; tam tersine, yaptığın işin hakkını verme, o ana nüfuz etme ve derinleşme sanatıdır. Gerçek nitelik; 2x hızında izlenen videolarda veya hızlıca geçilen sunumlarda değil, durup düşündüğümüz, sindirdiğimiz ve bağ kurduğumuz o yavaş anlarda gizli. Markaların da insanların da en büyük stratejik hatası hızı bir beceri sanmaları; oysa asıl ustalık, yüksek hızda akan bir dünyada yavaşlayabilme sanatını sergileyebilmektir.
Hafızada İz Bırakmak
Yanılmıyorsam 22 yıl önceydi. Satış yöneticisi olarak görev yaptığım bir firmada yöneticimle birlikte müşteri ziyaretlerine çıkmıştık. Hizmet sektöründe faaliyet gösteren şirketimizde, en az satış rakamları kadar önemli olan ziyaret hedeflerimiz vardı. Bu hedefler; mevcut, potansiyel ve kayıp müşteri ziyaretleri gibi farklı kırılımlara ayrılıyordu. O dönem de tıpkı bugün olduğu gibi bu ziyaret sayıları en belirleyici performans kriterlerinden biriydi.
Bundan 22 yıl öncesini hayal edin… Sosyal medya yeni yeni geliyor, ulaşım konusunda destek sağlayacak herhangi bir aplikasyon yok. Bir yere giderken birilerine adres soruyorsunuz. Gerçi hiçbir konuda aplikasyon yok.
Gençliğin verdiği heyecanla, kısa zamanda mümkün olan en fazla ziyareti sığdırabilmek için baş döndürücü bir program hazırlamıştım. Yöneticim durumu fark edince beni kenara çekti ve o unutulmaz cümleyi kurdu: "Ercüment, yavaş yavaş gidelim, hepsini görelim." Ardından ekledi: "Kısa zamanda çok görüşme sağlamak elbette önemli ama işi doğru yöntemlerle bitirmek daha kritiktir. Bu hızla kimse bizi hatırlamaz. Karşındakinin hafızasında iz bırakmadan o masadan kalkmak, aslında hiçbir şey yapmamaktır."
Evet, iz bırakmak lazım. Onun için sindirerek okumak, izlemek ve dinlemek gerekiyor. Günümüze baktığımda toplantıların ve görüşmelerin sadece görünürlük odaklı, hafızada hiçbir iz bırakmadan, sadece aldım-verdim mantığıyla ilerlediğini görüyorum.
Peki, bu noktaya nasıl geldik? Bunu biz mi tercih ettik yoksa bize dayatılan, üzerimize yontulan bir yaşam biçimi mi bu?















