Bir mahallenin sokaklarında tanımadık yüzlerin dolaşmadığı, herkesin birbirinin halinden haberdarolduğu, her karış toprağında komşuluğun ve dayanışmanın izlerinin bulunduğu bir toplumsal düzen hayali hep var olmuştur.
Bu sıcak dokuyu ararken, günümüzde bir yanda muhtarların kapısını çalan feryatlar yükselmektedir:
“Alo Muhtar, yağım yok, alacak param yok”, “Alo Muhtar, çocuklarıma harçlık veremiyorum”, “Alo Muhtar, dizlerim tutmuyor, yetiş...”
Diğer yanda ise muhtarlığın işlevini sorgulayan ve “Muhtar ne iş yapar, kaldırılsın, boş yere maaş alıyorlar” diyen eleştiriler seslendirilmektedir.
Bu iki uç noktaarasında sıkışan muhtarlık müessesesini ve onun toplumsal gerçekliğini yeniden düşünmek gerekir.
Türkiye’de muhtarlık, iki asra yakın kökleriyle devletin en kılcal damarındaki temsilcisidir. Bir mahallenin ya da köyün kapısı çalındığında ilk akla gelen yerdir muhtarlık. Sosyal devletin merkezî mekanizmalarının ulaşamadığı ya da geç kaldığı anlarda, vatandaşın en dolaysız sığınağıdır.
"Yağım yok, param yok, harçlık veremiyorum" diyen bir yurttaşın muhtara başvurması, aslında muhtarlığın resmiyetin ötesinde bir vicdan mercii olarak görüldüğünün en net kanıtıdır.
Muhtar; yalnızca ikametgâh veren, kâğıt imzalayan bir memur değil, mahallesindeki yoksulluğu bilen,komşusunun tenceresinde ne kaynadığından haberdar olan, adeta o mahallenin görünmeyen psikoloğu, sosyal hizmet uzmanı ve kefilidir. Toplumun kuytu köşelerinde kalanların sesini duyurma sorumluluğu,tam da bu kapıyı çalma pratiğinde hayat bulur.
Buna karşılık, günümüzde muhtarlığın işlevselliğini sorgulayan ve "kaldırılsın, boş yere maaş alıyorlar"diyen seslerin arkasında da haklılık payı taşıyan bazı yapısal değişimler yatmaktadır. Bugün e-Devlet ve dijitalleşme sayesinde birçok evrak ve bürokratik işlem internet üzerinden saniyeler içinde çözülebilmektedir.
Eskiden muhtarların yürüttüğü belge onay süreçlerinin büyük kısmı dijitalleştiği için,bazı vatandaşlar muhtarların rutin mesaisini "boş" olarak nitelendirmektedir. Ancak muhtarlığı yalnızca kâğıt işlerinden ibaret görmek, bu kurumun ruhunu ve asıl varlık nedenini göz ardı etmektir.
Muhtarlık, teknolojiyle ikame edilemeyecek kadar insani, yerel ve dinamik bir bağdır. Dijital dünya evrakları hızlandırabilir ancak komşunun açlığını, hastanın ilacını, çocukların boynunu büküklüğünü dijital bir ekran çözemez.
Dolayısıyla muhtarlar günü vesilesiyle yapılan tartışmalar bize şunu göstermektedir Muhtarlık kurumu ne tamamen işlevsizdir ne de geçmişteki haliyle kalmalıdır.
Bugün muhtarlara düşen görev, değişen dünyaya ayak uydurarak bürokratik işlemlerin ötesine geçmek; sosyal yardımlaşma ağlarının en etkin koordinatörü olmaktır.
Vatandaşa düşen görev ise muhtarlığı sadece bir evrak bürosu olarak görüp hafife almak yerine, onun mahallenin dayanışma ruhunu ayakta tutan en kadim köprü olduğunu fark etmektir.
Unutulmamalıdır ki sokaklarında yabancılaşmanın hâkim olmadığı, kimsenin kimsesiz kalmadığı bir toplum ancak mahalle bilinciyle, yani muhtarların ve komşuların birbirine sahip çıkmasıyla mümkündür.
Muhtarlık, devlete açılan en sıcak kapı olmaya devam ettiği sürece anlamlıdır ve bu kapı, ne kadar dijitalleşirsek dijitalleşelim, insana dair dertlerin çözüldüğü ilk durak olmayı sürdürecektir.
Mahallenin dertleriyle dertlenen, gecesini gündüzüne katarak vatandaşın kapısını çaldığı ilk vicdan kapısı olan tüm muhtarlarımızın 19 Ekim Muhtarlar Günü'nü en içten dileklerimle kutlar, çalışmalarında kolaylıklar dilerim.
















