Doğa Ananın Sessizliği
Eskiden sabahları yaprakların huzur veren hışırtıları ve kuş cıvıltılarıyla uyanırdık. Yemyeşil ağaçlar, rengârenk çiçekler olurdu, pencerelerimizin önünde. Sabah güneşi, yaprakların arasından süzülerek odamıza girerdi. Dans eden ışıklar duvarlarımızda gezinirken uyku mahmurluğuyla gözlerimizi ovuşturarak başlardık güne. Mis gibi toprak kokusu dolardı evlerimize...
Son zamanlarda ise sabahları duyduğumuz tek şey; beton duvarlardan yankılanan ayak seslerine karışmış insan uğultuları, inşaatların keskin gürültüsü ve sabırsızca yol almaya çalışan araçların durmaksızın çalan kornaları... Bizler bu durumu o kadar kanıksamışız ki doğanın yokluğunu artık farkında bile değiliz.
Bir zamanlar köşe başlarında, kaldırımlarda ya da yürüyüş yollarında kök salmış ağaçlar vardı; sırtımızı dayadığımız sessiz dağlarımız... Bazen yorgunluğumuzu, öfkemizi bazen de sevincimizi dinlemişlerdi onca zaman. Ancak onlar bir bir kesilirken, sessizce götürülürken kimse dönüp arkasına bile bakmadı. Üzerlerine serilen beton tabakalar yalnızca köklerini değil hatıralarımızın üstünü örttü.
Şimdi biz, doğanın sesini, nefesini kendi ellerimizle susturuyor; her geçen gün, daha derin bir sessizliğin içinde yavaş yavaş kayboluyoruz...
Oysa doğa bizimle konuşuyordu… Ağaç dallarının çıkardığı hışırtı, yağmurun toprakla buluştuğunda yayılan o huzur dolu koku, kuş seslerinin ezgilerle harmanlanan nağmeleri… Hepsi birer yaşam belirtisiydi aslında.
Şimdi, ne yazık ki, o sesler yok. Yerlerine beton duvarların yüzümüze çarpan soğukluğu var.
Doğanın sesini, nefesini kendi ellerimizle susturduk ve onunla birlikte derin bir sessizliğe gömüldük. Belki de bu yüzden yorgunuz; sabırsız, içimizdeki eksiklikleri tanımlayamaz haldeyiz. Hâlbuki eksik olan şey çok tanıdık: toprağın kokusu, rüzgârın sesi, yeşilin kalbimizi okşayan huzuru, kuşların melodisi...
Hâlâ çok geç değil. Toprağa bırakacağımız bir avuç tohum, dikeceğimiz bir fidan yeni bir başlangıcın habercisi olabilir. Çünkü bizler de doğanın bir parçasıyız aslında. Yeter ki bir an durup kulak verelim… Yok olup giden o sesler, ellerimizi yeniden toprağa değdirdiğimiz anda geri dönecektir.
Şimdi fidan dikmek, yalnızca bir eylem değil; bir anlaşmadır. Doğayla, yaşamla ve en çok da kendimizle yapılan sessiz bir sözleşmedir bu. Yitirdiğimiz güzellikleri hatırlamak, yeniden kök salmak için atılan bir ilk adımdır.
Bir rüzgârın hışırtısında, sabaha karşı açan bir çiçeğin kokusunda yeniden kendimizi bulmaktır aslında.
Çünkü doğa hâlâ burada... Ve henüz çok geç değil. Toprak sessizdir ama affeder, unutur. Yeter ki biz yeniden el uzatalım.
Doğaya gösterdiğin ilgi, toprağa bıraktığın niyetle buluştuğunda o an uyanış başlar.

















Okurken bir yandan geçmişi hayal etmeyen olmamıştır sanırım. Yüzümüzde bir anlıkta olsa gülümseme bırakan bu yazı için çok teşekkürler.
Zamanda yolculuğa çıkaran harika bir metin
Canım vatanım toprağıma sahip çıkmak için canım ülkemin güzel insanları bu yangın yerlerini yeniden yeşertir buna inanıyorum, senide tebrik ediyorum canım arkadaşım kalemine yüreğine sağlık bu konuyu ele aldığın için çok teşşekür ederim.sevgilerimle
Yine çok çok güzel bir yazı;insan okuyunca o kadar derin bir üzüntüye kapılıyor ki,anlatması ve tekrar o zamana dönülmesi insanın içinde büyük yıkımlara sebep oluyor,nasıl bu hale geldik anlaması gerçekten zor