KİBİRLİ KUYU
Bu kuyu çoğu zaman bir söz, bir tavır, hatta kendi benliğimizin içindeki ruh hâlimizle ilişkileniyor. Kendi varlığımızı yok saymaya çalışan bir duygu ve düşünce yaratıyor. O kadar haklı görüyoruz ki kendimizi, farkında olmadan o kuyunun içine girmeyi tercih ediyoruz.
İlginç olan tarafı da şu: O kuyunun suyu aslında saf ego.
Kendimizce ne kadar haklı ve hatta “Ben asla yanılmam.” düşünceleriyle doldurdukça, kuyunun içindeki karanlık su o kadar parlamaya başlıyor. İşte o pırıltı bizi içten içe daha da yanıltıyor. Diyoruz ki: “Bakın görün beni; haklıyım, benim duygularım ve düşüncelerim en doğru olan.” demeye başlıyoruz.
Kibir, sessizce iç dünyamızı ele geçirmeye başlıyor ve o kuyu her geçen gün daha da derinleşiyor.
İlk başlarda kendimizi savunmak için kullanmaya başlıyoruz; sonra bir bakıyoruz ki karakterimize dönüşmüş. Duygularımızdan çok egomuz konuşmaya başlıyor. Bakışlarımız sertleşiyor, ses tonumuz yükseliyor, sözlerimiz acıtır hâle geliyor.
O kuyunun etrafındaki diğer insanları, sevdiklerimizi kendimizden uzaklaştırdığımızı dahi fark etmiyoruz. Neden mi? Çünkü artık kibrimiz karakterimizi ele geçirmiş oluyor. Artık haklı olmak bizim tek ihtiyacımız hâline geliyor. “Ben asla yanılmam.” hırsı, etrafımızdaki tüm samimiyeti ve sevgiyi hissizleştirerek itmeye başlıyor. Sonrası ise herkesi potansiyel bir “haksız ya da yanlış düşünen” kişiler olarak hissetmeye ve görmeye sebep oluyor.
İnsanlarla bağımız kopmaya başlıyor. Aslında kuyu daralıyor, biz ise genişlediğimizi sanıyoruz. Haklılık hissi, tüm zihnimize ve duygularımıza bir zehir misali yayılıyor.
İlk başta gururumuz okşanıyor, sonra ise kalbimizi uyuşturuyor. Kibir kuyusunun parlayan o soğuk suyu bize geçici bir güç hissi veriyor. Daralan ve derinleşen kuyu, bizi yukarıya değil; sadece daha büyük bir yalnızlığa doğru çekiyor. Ve bu yalnızlığın içinde dibe batmaya devam ederken durum daha da karmaşık bir hâl alıyor. Savunmaya başladığımız o ilk andaki gerçek “ben”liğimiz, kuyunun dibinde bir hiçe dönüşüyor.
Ve o hiçe dönüşme anı var ya… İşte asıl gerçeklik orada başlıyor. Çünkü insan ne kadar haklı olsa da, o kuyunun dibinde haklı olmak; dış dünyada sevilen ve anlaşılan biri olmaktan alıkoyuyor.
İşte o anda anlarız ki:
Haklı olmak, mutlu olmaya yetmiyordur. Huzuru düşüncelerimizde değil, ruhumuzda hissettirmiyordur. Ve artık ruh, kibirle parlamış o suda nefes alamıyordur.
Nefes alamadıkça ruhunun derinliklerinde kendinle sessiz bir yüzleşme başlar.
“Ben haklıyım ama… mutlu muyum? İyi miyim? Huzurlu muyum?”
Sorularla cebelleşirken kalbimiz, düştüğü o kibir kuyusunun ilk kez gerçek rengini görmeye başlar. O pırıltının ışık değil, ürkütücü bir yansıma olduğunu fark eder. Egonun bizi büyüttüğünü sandığımız yerde aslında ne kadar küçültüp basitleştirdiğini anlarız.
Kibir kuyusunun bizden aldığı o kalpten gelen derin sesi duymaya başlarız.
Haklı olmak… İnsan olmaya yetmez.
Kibir ruhu korumaz… Yalnızlaştırır.
Ego güç vermez… Sadece güçsüzlüğümüzü saklar.
Bu içimizdeki farkındalık, kuyunun duvarlarına usulca çarpmaya başlar; sert ve inkâr edilemeyecek kadar gerçek.
Ve böylece anlamaya başlarız:
Aslında yenmemiz gereken kişi karşımızdaki değil, içimizde büyüttüğümüz “ben”liğimizdir.
Bazen ise haklı olmak değil, üzerimize düşen görevleri yerine getirmektir.
Bu duygularla yüzleşirken kuyunun karanlığı içimizde çözülmeye başlar. Ego ruhumuza fısıldasa da artık hükümsüzdür; kibir duvar örse de artık aşılmaz değildir. Çünkü kalbimiz kendi gerçekliğine ulaşmanın kapısını aralamıştır.
Son bir kez o karanlık suya bakarız.
Orada ne ışık vardır ne de güç… Sadece bir yanılsama.
Sonra ağır ama emin adımlarla kendi benliğimize döneriz. Kuyunun soğuk duvarları ardımızda kalırken kendi iç ışığımızla özümüze dönmeye başlarız.
Ve sonunda anlamış oluruz ki gerçek güç, haklı olmaktan değil;
kendini aşmaktan, kibri bırakmaktan, ruhunu özgürleştirmekten doğar.
Bilmeliyiz ki:
Kuyudan çıkmak bir zafer değil;
kendi iç dünyamıza dönüşün en sessiz ama en büyük adımıdır.
















