|SELECT LANGUAGE YOU WANT TO READ/Turkey News Agency Internet Newspaper||OKUMAK İSTEDİĞİNİZ DİLİ SEÇİNİZ/Türkiye Haber Ajansı İnternet Gazetesi|
YEMESİ SEVAP!
  • Reklam
Cansen ERDOĞAN

Cansen ERDOĞAN

- HAYATIN C ŞIKKI
  • Instagram

YEMESİ SEVAP!

14 Aralık 2020 - 01:01 - Güncelleme: 14 Aralık 2020 - 01:21

YEMESİ SEVAP!

Bilen bilir, en sevdiğim mevsimin sonbahar olduğunu. Yazdım kendisini defalarca. Methiyeler düzdüm adına sayfalarca. Ama yine bilen bilir ki Aralık'ta en sevdiğim aydır benim.  
Yılın; en görkemli, en cafcaflı, yeşilli kırmızılı, parlak, ışıltılı ve bence en havalısıdır.
Kasım'ın ittirmesiyle Ocak'ın kaktırması arasında sıkışmış, yanıp sönen neon ışıklarının aydınlattığı bu renkli ay, bitişlerin de adıdır. Vakti gelmişse gitmenin zamanıdır. Bazen dünden, bazen ömürden, gönülden.

Aynı zamanda en derin aşkların ayıdır Aralık, mevsim kış olsa bile. Sevgilinin sözleri ısıtır yüreğini, eritir kalbini.
Kırmızı- beyaz pötikareli battaniyenin altında kavuşan bedenler, şöminenin önünde ısınan yürekler, sıcak şarap kadehlerinde lal olan şerefe’lerdir.
Yaz aşkları mevsimlik, kışınkiler ömürlüktür.

Aralık, bir tren vagonunda, gece yarısı geçilen şehirler gibidir; Sessiz, sakin, derin.
Geceyi bölen endişeler, günübirlik ilişkiler barındırmaz içinde, temmuz gibi değildir yani.
Kendinle kalmanın keyfidir aksine, kendini keşfetme, özüne dönme.
Ayrılıkla aralığın kelimelerinin hemen hemen aynı olması, bir tesadüf mü sizce?

Bu sene ne Noel babanın etrafı çınlatan kahkahaları var etrafta ne de sevdiklerine hediye almak için dükkanları dolduran insanlar. Umutlar parça pinçik, aşıklar özlemden bitik, dostlar yitik. Coşkulu eğlenceler, müzikli davetler, yılbaşı partileri yok bu sene. Jingle bells, jingle bells şarkıları duyulmuyor etrafta. Yeni yılın gelişini sokaklarda, el ele kol kola kutlamak mümkün de gözükmüyor bu defa.

Aman canım onca kalabalığa, yeşile, kırmızıya rağmen yalnızlığa yakışandır zaten aralık.
“Sil baştan başlamak gerek bazen, hayatı sıfırlamak’ şarkıda dediği gibi. Vakti geldiğinde, dualar aminlere değmediğinde, saygıyla veda edip usulca uzaklaşmak gerekir belki kendinden bile. Düşler, boza kıvamına gelince tarçınlı yüreğinizde, kestane olunca umutlarınız, kayıp suya düşünce, derin bir ah süzülür dudaklardan, gelecek geçmişe küsünce.

Aklıma geldi şimdi böyle deyince, bir soru sorayım o zaman size;

-Bu hayatta yemesi sevap olan şey ne?

-Tabi ki kestane

Aralık ayının neşesi, eğlencesi, keyifli sohbetlerine balta vurulmuş olabilir ama kestanesi hala hayatta, revaçta. Gezmemize tozmamıza karıştın Corona ama kestanemize karıştırmayız seni asla.
Çünkü yazımız nasıl karpuz ise kışımız da kestane.

Tanıştırayım o halde sizi kendisiyle; Kayıngillerden palamut ile gürgenin arkadaşı,  dikenli bir kozalağın içinde kahverengi kabuğunun altındaki gizli lezzet yumağı. Hemen hemen tüm meyveler, neredeyse yılın tüm zamanı bulunurken, bu özel, geleneksel meyvenin yılın sadece birkaç ayı çıkması haksızlık. Tek haksızlık da bu değil sadece; Bu kadar lezzetli, keyifli olmasına rağmen hiçbir lokantada, restoranda ya da kafede satılmayan şey kestane. Ya seyyar satıcıdan alacaksın, ya evde yapacaksın. Aralık’larda, Ocak’larda, kışın en soğuğunda Nişantaşı, Beyoğlu, Taksim sokaklarında küçük arabaların tezgahlarından yükselir kokusu buram buram. Bir kesekağıdı sıcaklık, bir anda palto, atkı, eldiven oluverir. Sadece elinizi değil, içinizi ısıtır kestane.

Bir şey söyleyeceğim; Kestanenin tadının güzelliği aileyle beraber yenmesinde, sobada, fırında ya da sokakta falan değil. Tadı da lezzeti de, ana babayla kardeşle eşle yarenle birlikte. Soğuk kış gecelerinin sıcacık sohbetlerinde başroldedir kestane. Dondurması da pastası da tatlısı da kebabı, haşlaması da ayrı efsane.

Ya aynı zamanda aşkın ta kendisi bence kestane; İçindeki lezzete ulaşmak için pişmesi beklenir sabırla.
Pişince dokunuruz bedenine sabırsızlıkla, parmak uçlarımızı yakma pahasına.
Ve sıyırıp da kabuğunu, erince vuslata ulaşırız lezzetin de hazzın da doruğuna…

E tabi bir de kestaneyi çizdirme mevzusu vardır, onu da anmadan olmaz.
Daha önce bilmiyordum da hikayesi varmış meğer bunun;

“Hikaye Galata’da geçiyor. Muhabbet tellalları, o zamanın meyhaneleri, batakhaneleri, kabadayıları ile bilinen bu semti mesken tutmuş. Her türlü bela, burada döner dururmuş. Günün birinde Varnalı Tahsin diye bir zaptiye ağası çıkmış; “Ben bunları adam ederim” deyip kolları sıvamış. Önce genelevleri ekstra vergiye bağlamış. Ardından buraya gelip gitmek zorlaşsın diye kayıkçı esnafına “gece vergisi” koydurmuş. Hakikaten de bu semte gelen giden azalmaya başlamış.

Buna kızan muhabbet tellalları da boş durur mu, hemen karar almışlar; Ev işleten kim varsa anlaşmışlar ve evleri de çalışan kadınları da kapatmışlar. Yani bildiğimiz grev..!

“Öyle kapatalım ki İstanbul’un adamları, kadınsızlıktan kırılsın” demişler.

Karar uygulanmış, ortalık karışmış. Sarkıntılıklar, tecavüzler, kadın kaçırmalar başlamış.

Durum fena. Bu, Padişah’ın da kulağına gitmiş ve konuyu devrin içişleri bakanı olan Zaptiye Nazırı Zakir Paşa’ya havale etmiş.

Zakir Paşa meseleyi çözecek lakin “grev” sözcüğünün ne mânâya geldiğini bilmiyor ve kendi aklınca bunu isyan sanarak köpürüyor. Zaptiyelerle birlikte Galata’ya gidiyor, kıyamet kopuyor. Esnaf, siviller, zaptiyeler herkes birbirine giriyor. Evlerde, dükkanlarda cam, çerçeve kalmıyor.

Zakir Paşa, bu adamların elebaşları ile görüşmeye karar veriyor. Biraz nasihat biraz gözdağı ile onları durdurabileceğini düşünüyor.

Paşam gitme üstlerine” diyor yakın çevresindekiler. “Bunların yanına zaptiye dahi yaklaşamıyor. Mazallah senin canına dahi kast ederler !”

Paşa söylenenleri dinlemiyor ve aldığı istihbaratla elebaşların, filancanın bostanında âlem yaptıklarını öğreniyor. Güya gidip onları iş üzerinde basacak.

Birkaç saat sonra tek başına, perişan halde daireye dönüyor. Yaka bir yanda, boyunbağı bir yanda. Fesi kaymış, üst baş toprak içinde. Yürümekte zorluk çekerek, bacaklarını ayıra ayıra makamına zor çıkıyor.

Aman paşam n’oldu?” diye başına üşüşüyorlar tabi. Paşa bir hışımla başlıyor emretmeye;

Varnacı Tahsin tevkif edilsin. Kayıkçı vergisi kaldırılsın. Bana bir de cerrah bulunsun!..”

Sonra da başlamış anlatmaya;

“Benim Makriköy’de kestaneliğim vardı, oraya gitmiştim. Dönüşte araba kazası geçirdim...”

Makriköy dediği bugünün İstanbul’un Bakırköy’ü. Kestanelik baba yadigârı.

Kimse inanmamış tabi kendisine. Kestaneyi çizdirdiği besbelliymiş. O günden sonra da ona “Kestaneli Zakir Paşa” denmiş.

Kestane kebaplı, karlı kışlı, her şeye rağmen yine de Noel babalı Aralık olsun.

Ağacınızın altı hediyeyle eviniz bereketle, içiniz neşeyle dolsun!

CANSEN ERDOĞAN
www.cansenerdogan.com
twitter: @cansenerdogan
instagram: cansenerdoga

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar