İslam ve kadın- IV
5.1.3 Abbasiler dönemi (750-1258): Hazreti Muhammed’in (SAV) amcası olan Hz. Abbas’ın soyundan gelenler İranlıların ve bir kısım Türklerin desteğini alarak Emevi sülalesini ortadan kaldırdılar. Başkenti Bağdat’a taşıdılar ve Abbasiler Devletini kurdular. Bu devlet de Emeviler gibi İslami bir devlet değildi. Hükümdarın halifelikle hiçbir ilgileri yoktu. Zira hilafet makamı Hazreti Peygamberin (SAV) beyanı ile Emevilerin iş başına geldiği 661 yılında sona ermişti. Hükümdarın ve yönetim kademesinde olanların İslam’a aykırı pek çok ayrıcalıklı hakları vardı. Şer’i hükümler yöresine göre değişik olarak sadece tebaaya (halka) uygulanmaktaydı. Uygulamada eşitlik yoktu.
Devletin ilk başkanı Mutezile mezhebindendi ve isteklerini İslam’a uygun bulmayan İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi (RA) hapiste işkence ile şehid eden zalim bir kişiydi. En büyük hükümdar Harun Reşid, iktidarını koruma bahanesiyle çok yakın dostları olan Bermeki ailesini toptan yok etmekten çekinmedi. Oğlu Memun da Mutezile mezhebindendi ve bu mezhep Sünni kelamcılara göre İslam dışı kavramları kabul etmekteydi. Mutezile’ye karşı olan Kelamcı ekol ise İslami ilkeleri savunmaya çalıştı.
Devletin başında Araplar bulunmaktaydı. Ancak yönetim kademesi ve devlet bürokrasisi İranlıların, ordu Türklerin elindeydi. Memun zamanında devlet en güçlü ve zengin duruma ulaştı. O’nun Bağdat’ta kurduğu Dar-ül Hikme adlı bilim akademisinde dünyanın dört bir tarafından gelen bilim adamları ve düşünürler özgürce çalıştılar ve bilimin gelişmesini sağladılar.
Bu akademi eski Grek filozofları olan Sokrat, Eflatun ve bilhassa Aristo’nun düşüncelerini Arapçaya çevirerek dünyaya tanıttılar. Bu akademi ile İslam dünyasında bilim alanında rönesans başladı ve bir süre sonra İslam dünyası bilimde öncü olma konumuna yükseldi. Bunun sonucu olarak elde edilen bilimsel güç başta Abbasi Devleti olmak üzere İslam dünyasının uzun asırlar dünyaya egemen olmasını sağladı.
Yaklaşık beş asır süren Abbasi döneminde bilimsel çalışmaların yanında pek çok itikadi mezhep ortaya çıktı. Bunların bir kısmı İslam’a aykırıydı. İran’da egemen olan 12 İmam ve İsmailiye mezhebi bu dönemde (9-10. asırlar) gelişti. Devlet bir süre, Şii Büveyh oğulları tarafından yönetildi. Buna Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey 1055 yılında son verdi ve Sünnileri egemen kıldı. Görüldüğü üzere günümüze kadar uzanan Şii- Sünni ihtilafı bu dönemlerde ortaya çıkmıştı.
Yine bu dönemde İslam’da tasavvuf akımı başladı. Bir sürü tarikat kuruldu. Hazreti Peygamberin ‘’ Orta yolu takip edin. Aşırı gitmeyin. Bölünmeyin. Birlik olun.’’ uyarısına kulak verilmedi. Daha önce Yahudiler Tevrat’ı ağır bularak nasıl parçaladılarsa, Hıristiyanlar birbiriyle çelişkili dört İncili nasıl kabul ettilerse Peygamberin yol göstermesine rağmen Kuran’ın anlaşılması da Müslümanlara ağır geldi. İslam’ın önce mezheplerle sonra tarikatlarla çeşitli şekilde yorumlanması ve kültürel farklılıklar kadın haklarında da değişik uygulamaları ortaya çıkardı.
5.1.3.1 Araplarda kadının durumu: Arabistan kıtasındaki Arap toplumu tarihi geçmişlerine bağlı olarak farklı kültürlere sahipti. Kuzey batıdaki Suriye Hitit, Asur ve Yahudi, Irak’ın kuzeyi Asur ve Sasani, güneyi Sümer, Babil ve Sasani kültürlerinin etkisi altındaydı. Çöllerden oluşan iç bölgelerde bedevi yaşamı hakimdi. Çevredeki büyük devletlerin gölgesinde yaşayan bu bölgenin kabileleri arasında akrabalık duygusu ve geleneklerine bağlılık çok kuvvetliydi. Güney batıdaki dağlık Yemen bölgesinde yaşayanlar Habeşistan ve yerel Saba krallığı kültüründen, güney doğudaki Umman bölgesi ise ticaret nedeniyle Çin, Hint ve Sasani kültürlerinden etkilendiler.
Abbasiler döneminde bilimsel gelişme ve İpek Yolu ticareti nedeniyle şehirleşme arttı. Şam’ın yerini Bağdat aldı. Irak’ta Kufe, Basra, İran’da Isfahan, Hemedan, Tebriz kentleri yükseldiler. Bu gelişmeye rağmen, kırsal nüfus çoğunluğunu korudu. Eğitim düzeyi şehirlerde yükseldi, kırsalda gelişmedi.
Hem eski kültürlerin etkisi hem ticari ve ekonomik gelişme hem de eğitim düzeyindeki farklılıklar nedenleriyle toplumlar İslami hükümleri farklı yorumladılar. Şehirlerde kadın haklarına daha hoşgörülü yaklaşılırken kırsal alanlarda geleneksel tutuculuk devam etti.
İslam’dan önce kadınlar Kabe’yi çırıl çıplak tavaf ederlerdi. İslami emirler buna son verdi ve kadının örtünmesini sağladı. Ancak Kuran’daki tesettür hükümleri toplumlara göre değişik uygulandı. Kimi toplum kadını peçe ile tam kapattı. Kimi gözlerin, kimi yüzün, kimi de bir kısım saçların görünmesinde dinen bir sakınca görmedi.
Erkekler kadına bu şekilde yön verirlerken kendileri tek eşliliğe uymadılar ve ancak zaruri hallerde izin verilen dört kadınla evlenme yetkisini sonuna kadar kullandılar. Hatta cariyelerle yaptıkları usulsüz evliliklerle bu sınırı aştılar.
Kadının eğitim yetersizliği ve ekonomik güçsüzlüğü devam etti. Bu nedenle Araplarda tarih boyunca edebiyat ve bilim alanında ve yönetim kademesinde öne çıkmış hiçbir kadın ismini görememekteyiz. Bir kısım yöneticilerin eşleri, yaptırdıkları camiler ve külliyeler, imarethane ve şifa hane gibi sosyal yapılarla günümüze isimlerini taşıyabildiler. Erkeğin ekonomik, kültürel ve yöneticilik üstünlükleri İslam’dan sonra arttı. Kadın aile dışına çıkarak toplumun sosyal bir varlığı haline gelemedi.
Kölelik düzeni ise iyi para kazandırdığı için Kuran’ın açık hükümlerine rağmen devam etti. Köle pazarları kuruldu. Haremler cariyelerle doldu, taştı. Nitekim Aşağı Mezopotamya bölgesinde çıkan, 869-883 yılları arasında Abbasi yönetimini uğraştıran ve güçlükle bastırılan Zenc isyanı köle düzenine karşı duyulan en önemli tepkiydi. Bu olay İslam aleminde yaşanan ilk büyük işçi ve köle ayaklanmasıydı ve zamanın düzenini açıkça anlatmaktaydı.
İslami hükümler çeşitli mezhepler ve bunların getirdiği parçalanmalar nedeniyle, özellikle kendilerini en üstün ırk gören Yahudilerin sinsi ve bilinçli saptırmalarıyla giderek sırat-ı müstakim (doğru yol) yolundan uzaklaştı. Bu sapış da İslam hükümdarlarının ve yöneticilerinin olağan üstü zenginliklerini büyük payı vardı. Zira Kuran, maddi yönden güçlenen insanoğlunun dini hükümlerden uzaklaşma eğiliminde olduğunu ısrarla işaret etmekteydi.
5.1.3.2 İranlılarda kadının durumu: Abbasi devletinin hükümdarları Arap Abbasi soyundandı ve hükümdarlık babadan oğula geçerdi. Devletin resmi mezhebi kelamcı Mutezile mezhebiydi. Bu mezhebin bazı ilkeleri İslam’a aykırıydı. Abbasilerde devlet bürokrasisi İranlıların elindeydi. Bunlar geçmiş İran devletlerinin gelenekleri doğrultusunda teşkilatlanmakta ve devleti yönetmekteydiler Abbasilerde ordu hükümdar Mutasım’dan sonra Türklerin eline geçti. Türk komutanların bir kısmı Müslüman değildi. Bu kişiler zamanla devlet yönetimine el koyabilecek, hükümdar değiştirebilecek güce ulaştılar. Zulüm yaptılar. Böyle bir devlet yapısında İslami hükümler ne kadar uygulanabilirdi? İslam’ın kadına sağladığı haklar ne ölçüde yerine getirilebilirdi.
Edebiyat, siyaset ve ilim dallarında tarihe geçen bir kadın ismine rastlanamaması, bu dönemde de kadının aile dışında sosyalleşemediğini ve aile içinde ikinci planda kaldığını göstermektedir. Erkek egemenliğinin sürdüğü bir ortamda kadının ekonomik ve sosyal hakları istenilen düzeye zaten ulaşamazdı. Bu mesele bir anlayış ve geleneklerin üzerinde düşünme meselesiydi. Ama erkek milleti geleneksel tavrını sürdürdü. Bu nedenle toplumun yarı nüfusunu teşkil eden ve Araplara göre daha özgür olan Acem kadınları da İslam’ın kendisine verdiği haklara ve özgürlüklere tam olarak ulaşamadı.
Abbasi yönetimi 9. Asırdan sonra büyük krizler yaşadı. Bunların içinde en önemlisi Karmatiler’in (869- 1076) yılları arasında Irak ve İran coğrafyasında etkili oldukları kalkışma hareketiydi. Bu hareket sürecinde pek çok isyan kanlı bir şekilde bastırıldı. Bahreyn Karmatileri 930 yılında Mekke’yi basarak Kabe’deki Hacer-ül Esved taşını Bahreyn’e götürdüler. Kuzey Afrika’da ortaya çıkan Şii Fatimiler 969 yılında Mısırı ele geçirdiler ve Karmatiler’le mücadele ettiler. Küfeyi ele geçiren Karmatiler devlete egemen olan Şii Büveyh oğulları karşısında tutunamadılar. 1076 yılında etkilerini tamamen kaybettiler.
Karmatilerin dini düşünceleri: Bu akımın dini düşünceleri Batıniyye mezhebi ile paralellik taşır. Karmatilere göre Kuran, Hazreti Muhammed’in (SAV) külli akıldan gelen bilgileri ortaya koyduğu kendi ifadesidir. Karmatilerin düşünceleri İslam’ın temel esaslarına ve anlayışına aykırıdır.
Karmatilerin sosyal düşünceleri: Karmatiler’e göre insanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Tüm insanlar eşit olduğundan malları da eşittir. Bu anlayışlarıyla Karmatiler mülkiyet kavramına karşıydılar. Mülkiyet sadece askeri teçhizat, silah ve kılıca mahsustu. Karmati topluluğu, tam bir sosyalist hayat yaşardı. Herkes, çalışmak zorundaydı. Çocuklar da çalışırlar, ekinlere musallat olan kuşları kovarlarlardı. Karmatiler, iyi yetişen, çok okuyan insanlardı. Kitap okuma işini meclis denilen yerlerde toplu olarak yaparlardı. Okuma sınıfları farklı seviyelerde idi. Bu meclislerde her türlü bilim ve felsefe tartışılırdı
Karmati hareketinin İran’da ortaya çıkması tesadüf değildi. Çünkü, İran toplumunda okuyan ve düşünen kültürel bir yapı bulunmaktaydı. Nitekim, geçmişte de Manî ve Mazdek gibi yeni düşünceler ortaya atılmıştı.
Mezheplerin anlayış farklılıkları ve siyasi yapı yönünden pek çok karışıklıkların yaşandığı Abbasi devleti 1055 yılından sonra Müslüman Selçukluların yönetimine geçti. Ve bundan sonra Şii- Sünni tartışması alevlendi.
5.1.3.3 Afrika toplumlarında kadının durumu: İslam, Afrika kıtasının kuzey bölgelerinde, Sudan, Sahra altı ülkeleri, Moritanya ve Habeşistan’da taraftar buldu. Habeşistan ve Mısırda Hıristiyan inancı da yaygındı. Tavaif-i Mülk adı verilen bu bölgeler Abbasi yönetimine siyaseten bağlıydılar ama iç işlerinde serbesttiler. Devlete yıllık vergi verirlerdi.
Bağdat’taki Sünni Abbasi yönetimi Şii Büveyh oğullarının yönetimine girdikten sonra zayıfladı. Mısırda Şii Fatımi devleti egemen oldu. Selçukluların 1055 yılında Bağdat’ı ele geçirerek Abbasi yönetimine egemen olmalarıyla Türkler tarihte ilk defa İslam’ın bayraktarlığını yapmaya başladılar..
909- 1171 yılları arasında Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de egemen olan Fatımiler Şii İsmailiye mezhebine mensuptular. Bunlar hükümdarlarını halife ilan ettiler. Endülüs’teki halifeyle birlikte İslam dünyasında aynı dönemde üç halifenin olması (Bağdat, Kahire ve Tuleytula) hilafet makamının ne kadar istismar edildiğinin açık örneğiydi. Daha önce ifade olunduğu gibi hilafet ve İslam Devleti kavramı Hazreti Peygamberin ifadesiyle (Kadir suresinin iniş sebebi) Emevi saltanatıyla sona ermişti.
Fatımilerden sonra bu bölgelere egemen olan, son dört Haçlı seferinde büyük yararlılıklar gösteren ve Moğolları iki defa yenerek durduran Memluklar da Şii inancına sahiplerdi. İslam dünyasında Sünni- Şii çekişmesi siyaset alanına inerek genişlemekteydi.
Abbasi devleti 1258 yılında doğudan gelen Moğollar tarafından yakıldı ve yıkıldı. İslam dünyası Haçlılardan sonra Moğol katliamlarıyla ikinci büyük darbeyi yedi. Müslüman olmayan Moğollar zapt ettikleri İslam dünyasında bütün medeniyeti yok ettiler. Böylece İslam’ın dünyadaki 1. Görkemli Dönemi sona erdi. Moğolları sadece Memlûklar durdurabildi. Bu nedenle Moğollar Kudüs’ü alamadılar ve Mısıra giremediler.
Afrika’nın kuzey batısındaki Berberiler, daha çok Endülüs Emevi Devletinin etkisi altında kaldılar. Kelam ve felsefe yanında tasavvufi düşünceler bölgeye yayıldı. İspanya’da başlayan Haçlı saldırılarıyla Endülüs Emevi devleti 1031 yılında yıkıldı. Fas’taki Murabitler ve Muvahhitler İspanya’daki Müslüman varlığını korumaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Hıristiyanlar yarımadanın tamamını ele geçirdiler. Müslümanlar yarımadanın güneyindeki Gırnata kentinde varlıklarını bir süre daha koruyabildiler.
Kavram açısından çok farklı fikirlerin savunulduğu bu kargaşa dünyasında İslam’ın getirdiği kadın hakları, her toplumun anlayış düzeyine göre farklı şekillerde uygulandı. Ortak görüş erkeğin egemenliğiydi. Çok eşlilik ve köle ticareti devam etti. Kız çocukları yine ikinci planda kaldılar.
5.1.3.4 İslam’dan sonra Türklerde kadının durumu: Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra Hadis ilminde yaptıkları çalışmalarla Yahudilerin sahte hadislere İslam inancında yapmaya çalıştıkları buhranı önlemeye çalıştılar. Sonra kelam ilminde derinleştiler ve Maturidiye kelam anlayışıyla İslam’ın amentüsünü delillere bağlı olarak açıkladılar ve Kelam ilmini bir temele oturttular. Daha sonra kurdukları Karahanlılar ve Gazneliler devletleriyle İslam inancını Pakistan ve Hindistan’a yaydılar.
1055 yılında Sünni inancını Bağdat’ta yeniden egemen kılan Selçuklular 1071 yılında kazandıkları Malazgirt savaşından sonra Anadolu’ya hâkim oldular. 1095 yılında ve başlayan Anadolu üzerinden yapılan ilk üç haçlı seferini göğüsleyerek İslam dünyasını korudular. Böylece Türkler İslam’ı ilmi, askeri ve siyasi yönlerden korudular.
Aralıklı olarak 270 yıl süren Haçlı saldırıları İslam Dünyasına büyük zarar verdi. İslam Dünyası yaklaşık bir asır Moğol esaretinde kaldı. İslam’ın yıkılmaya yüz tutan birinci görkemli dönemi 13. Asırda yaşanan Moğol istilasıyla sona erdi. Bu bunalımlı dönem 1299 yılında Anadolu’da kurulan Osmanlı Beyliği ile son buldu. Türkler Osmanlı, Timur ve Babür İmparatorluklarıyla İslam dünyasına ikinci görkemli dönemi yaşattılar.
Müslümanlar Türklerde kadın: İslam’dan önce Türk kadınları geleneksel Türk örfüne göre çağındaki diğer milletlerin kadınlarından daha özgürdüler ve geniş haklara sahiplerdi. Türk geleneğinde kesinlikle yasak olan zina, İslami anlayışla daha da güçlendi. Tesettür, Türk geleneği ve dini hükümlerle birlikte uygulandı. Ailede kadınlar yüzleri görünecek şekilde örtündüler. Türkler, saçın bir kısmının, boyun ve kulağın görünmesine izin verdiler. Zira onlara göre önemli olan örtünmekten çok iffet ve namusu korumak yani zinaya bulaşmamaktı.
Türkler ailelerinde kız- oğlan ayrımı yapmadılar. Bu durumu destanlardan, 11. asırda Karahanlı Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutadgu Bilig (Mutluluk veren bilgi) kitabından ve yaşadığı tarihi pek bilinmeyen Dede Korkut (Korkut Ata) hikayelerinden anlıyoruz. Prof. Dr. İbrahim Tellioğlu’na göre:
‘’Türk destanlarına bakıldığında kahramanların anneleri ve eşleri hep ilahi ışıktan varlıklar olarak tasvir edilir. Bu semavi sembol, kadının kıymetli bir varlık olduğunun işareti olarak kabul edilir. Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Han’ın eşinin karanlık bastığında gökyüzünden inen, aydan ve güneşten parlak bir ışık şeklinde tasvir edilmesi Göç Destanı’nda Hulin Dağı’ndaki bir ağaca inen mavi bir ışıktan Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin’in doğması gibi örnekler bu duruma işaret eder. Diğer taraftan Tanrı Ülgen’e yaratma ilhamını bir kadının vermesi de dikkat çekicidir. O yüzden bu ilhamın sahibi gün ana, kadınların temsilcisi olarak Tanrı katında erkeklerden daha yüksek bir konumdadır.’’
Kutadgu Bilig’de vezir Ay-Toldı (dolunay) oğlu Öğdülmiş’e (övülmüş) nasihat verirken oğul ve kız kelimelerini yan yana kullanır. “Oğul-kız hakikatte gören gözün nurudur.’’ sözü çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapılmadığın gösterir.
Aynı şekilde Dede Korkut hikâyelerine bakıldığında çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapıldığına dair bir örneğe rastlanılmaz. Sadece soyun devamını sağladığı için erkek evlada daha çok meyledildiği hissettirilir. Ergenlik çağına kadar kız ve erkek çocuklarının bir arada yetiştirilmesi bu toplumsal değerin en önemli uygulamasıdır.
Türk toplumlarında kız çocukları başlarını açarlardı. Erkek çocuklarla birlikte at biner, sosyal etkinliklere, toplu üretim çalışmalarına katılırlardı. Ergenlik çağına gelen veya nişanlanan genç kız örfüne göre başını örterdi.
Kadının devlet yönetimindeki yeri İslamiyet’ten sonra da devam etti. Hükümdar küçük yaştaysa devleti onun anası yönetirdi.
Terken Hatun (?-1094) Selçuklu hükümdarı I. Melikşah'ın eşi ve I. Mahmud'un annesiydi. Kocasının ölümünü gizleyen Terken Hatun, Gazali’nin küçük yaşta olmasından dolayı sultan olamayacağına dair fetva vermesine rağmen oğlu Mahmud adına hutbe okunmasını sağladı.
Hindistan- Delhi sultanlığının tek kadın hükümdarı Raziye Begüm 1236-1240 arasında hüküm sürdü. Memluklerin ilk sultanı olan Şeceret üd Dür, 1250 yılında sadece 60 gün yönetimde kaldı ve 7.Haçlı seferinde Haçlı ordularını durdurdu. Bu kişiler İslam tarihindeki en önemli ve en tanınmış kadın hükümdarlardı. Her üçü de Türk asıllıydı ve Türkçe konuşurlardı.
Bu geleneği Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da görmekteyiz Osman Bey’in anası Hayme Hatun devlet ana olarak anılırdı. Devletin sağlam temeller üzerinde kurulmasında Şeyh Edebali kadar etkisi vardı.
5.1.4 XIV. Asırdan sonra İslam dünyası: Abbasilerin yıkılmasından sonra İslam dünyasına kısa bir süre Moğollar egemen oldu. İslam ülkelerine çok büyük zararlar veren Moğollar daha sonra Müslüman olunca İslam’ın Çin, Orta Asya ve Rusya steplerine yayılmasını sağladılar. İran üzerinden batıya gelen Moğollar da İslamiyet’i kabul ettiler.
Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Müslüman Türkmenler İslam’ı Anadolu’ya taşıdılar. Bu kişiler Ahmet Yesevi tasavvuf anlayışına ve diğer mezheplerden daha hoşgörülü olan Maturidiye mezhebinin kurallarına göre hareket etmekteydiler. Yaradan ve yaratılan sevgisi Anadolu’nun Hıristiyan halkına yansıtıldı. Ahiyan, Gaziyan, Abdalan guruplarının yanında kadınların oluşturduğu Baciyan-ıRum gönüllüleri İslam’ı gönüllere yerleştirdiler. Haçlı seferleri ve ardından Moğol saldırılarıyla çok zor yıllar yaşayan Anadolu halkı bu zulümler karşısında İslam’ın gönüllere hitap eden aydınlığıyla olgunlaştı ve Anadolu iki asır içinde Türklere vatan oldu. 1299 yılında küçük Osmanlı Beyliğinin kurulmasıyla İslam Dünyasının ikinci görkemli devri başladı.
5.1.4.1 Osmanlılar: Bir devletin İslam Devleti olabilmesi için İslam hukukunun özellikle adaletin ayrım gözetilmeden herkese eşit olarak uygulanması gerekir. Devlet başkanının yetkileri de İslam prensiplerine aykırı olmamalıdır. Osmanlı Devleti İslam’ı egemen kılmak maksadıyla kuruldu ama Osman Bey’le başlayan ve Orhan Bey haricinde diğer padişahlarla devam eden taht kavgalarıyla, şehzade ve kardeş katliyle bu özelliğini hemen yitirdi. Çünkü Kuran, zorunlu haller dışında haksız yere kan dökülmesini ve cana kıyılmasını önlemişti. İslam devlet başkanlarına böyle bir yetki vermemişti.
Kaldı ki Osmanlıların tartışmasız en büyük padişahı olan Fatih Sultan Mehmet, nizam-ı alem gerekçesiyle şehzade katlini kanunlaştırdı. Ondan sonra Osmanlı tahtında kan gövdeyi götürdü. Yavuz Sultan Selim babasını tahttan indirdikten sonra kardeşlerini, Kanuni Sultan Süleyman yargılamadan oğlu şehzade Mustafa’yı katletti. Sultan III. Mehmet tahta çıkınca 27 kardeşinin öldürülmesini emretti ve genç şehzadeler acımasızca katledildiler. Böyle bir devlet İslam Devleti olamazdı.
5.1.4.1 Osmanlıların ilk dönemi ve İstanbul’un fethi: Bu dönem tasavvuf kültürünün topluma egemen olduğu bir dönemdi. Bu nedenle siyasetin dışında kalan toplum insana değer veren bir ahlâka sahipti. Bundan kadınlar da paylarını aldılar. Tesettür ayetiyle kadınlar Türk örfüne göre örtündüler ama eve hapsedilmediler. Çarşıya, pazara çıktılar. Sosyal hayatlarını yaşamaya devam ettiler. Bunda daha çok göçer olan bir kısım Türkmen aşiretlerinin İran’dan geçerken Şii inancına ve 12 İmam mezhebine yakın olmalarının etkisi büyüktü. Zira bu mezhebe tabi olan ve toplumda Alevi olarak tanınan kişiler semah diye adlandırdıkları ibadetlerini müzik eşliğinde kadın ve erkek beraber yapmakta, Alevi kadınlar tesettürde daha özgür davranmaktaydılar.
Toplumda henüz Sünni- Alevi siyasi çatışmasının olmadığı bu dönemde kadınlar İslam’ın kendilerine verdiği hakları Türk İslam anlayışı doğrultusunda olabildiğince iyi kullandılar. Kadın bu dönemde toplumun ikinci yarısıydı.
5.1.4.1.2 Sonraki dönem: Osmanlı yönetiminde ilk sorun Fatih Sultan Mehmed’in Çandarlı sülalesini yönetim kademesinden uzaklaştırmasıyla başladı. O tarihe kadar Türklerin elinde olan sadrazamlık ve yönetim erki, devşirme Enderun vezirlerinin eline geçince Anadolu giderek önemini kaybetti. Rumeli devlet protokolünde öne geçti.
Osmanlıda asıl büyük değişim Yavuz Sultan Selim’in Şii inancına sahip İran ve Memluk Devletleri ile yaptığı savaşlarla başladı. Bu savaşlar İslam Dünyasında Sünni- Şii ayrılığını siyasi yönden derinleştirdi. Anadolu halkının bir kısmı Şii inancına sempati duymaktaydı. 17. asırda Sünni devlet yönetiminin Anadolu’daki Şiilere karşı uyguladığı baskı ile çok kan döküldü. Sünni- Şii ayrılığı daha da arttı ve bu ayrılığın getirdiği parçalanma günümüze kadar devam etti.
Mısırın fethi ile getirilen hilafet ile Yavuz Sultan Selimden sonraki Osmanlı padişahları halife olarak anılmaya başlandı. Oysa daha önce açıklandığı üzere hilafet dönemi Hz. Peygamberin ifadesiyle 661 yılında kurulan Emevi saltanatı ile sona ermişti. Osmanlı padişahlarının hiçbiri dini bir unvan olan hilafet makamına ehil kimseler değillerdi. Ehil olmadığı halde bu unvanı taşımak ise dinin istismar edilmesinden başka bir şey değildi.
Hilafetle beraber Arap din anlayışı da Osmanlıya taşındı. O tarihe kadar devlete egemen olan Türk- Maturidi Kelam anlayışı yerini Eşari- Selefi anlayışına bıraktı. Türklerin İslam’ı anlayışları Araplardan farklıydı. Hazreti Peygamber’in ‘’Zorlaştırmayın. Kolaylaştırın’’ emirleri doğrultusunda hareket eden Türkler Araplardan daha hoşgörülüydüler ve yeniliklere daha açıktılar. Arap toplumu ise daha katıydı ve yeniliklere kapalıydı.
Eşari- Selefi anlayışı şeyhülislam Ebussuud Efendinin (1490-1574) fetvalarıyla Osmanlı devletinin resmi anlayışı haline getirildi. Bundan sonraki yıllarda Fatih, Bayezid ve Süleymaniye Medreseleriyle ilim açısından çağının önünde olan Osmanlıların bilimsel çalışmaları önce durgunlaştı sonra gerilemeye başladı. Avrupalılar bilimsel alanda Osmanlıların önüne geçmeye başladılar. Bu durum çöküşün başlangıcıydı.
Kanuni Sultan Süleyman’ın bir devşirme cariye olan Hürrem Sultanla evlenmesiyle başlayan devşirme valide sultanlar döneminde Osmanlı sarayında sergilenen israf ve kötü yönetim devletin gücüne çok zarar verdi. Bu kötü döneme bir başka devşirme valide Hatice Turhan Sultan tarafından son verildi. 1656 yılında sadrazamlık görevine getirilen Anadolu kökenli Köprülüler dönemi devletin ise son görkemli dönemi oldu.1683 yılında yaşanan II. Viyana bozgunu sonrasındaki 16 yılda Osmanlı İmparatorluğu yenilgilere uğradı ve 1699 yılında şartları çok ağır olan Karlofça anlaşmasını yapmak zorunda kaldı.
Büyük çoğunluğu Müslüman olan Anadolu halkı 1579-1699 yılları arasında ekonomik yönden çok zayıfladı. Sarayın masraflarını karşılamak için çiftçilerden alınan ağır vergiler üreticiyi bezdirdi. Ekonomik olarak yaşanan bu çöküş kadının yaşamını doğrudan etkiledi. Evlenen kadının ekonomik güvencesi olan mehir bedeli, başlık parası adı altında elinden alındı. Kadının evliliklerde fikri sorulmaz oldu. Savaşların ve iç isyanların sonucunda erkek nüfusunun azalması çok eşliliği artırdı. Daha kolay yönetildikleri için kadınlar özellikle cahil ve fakir bırakıldılar. İslam’ın kadınlara sağladığı haklar birer birer elinden alındı. Kadınlar eve hapsedildi.
Gerilemeyi önlemek için 18 ve19. asırlarda özellikle teknik ve askeri alanlarda yapılan yenilikler yeterli olmadı. Düzenin değişmesini istemeyen çevreler bütün yeniliklere karşı çıktılar, siyasi darbeler yaparak bu yenilikleri önlediler. Batının sanayi devrimine geçtiği bu dönemde Osmanlı İmparatorluğunun toprak kayıpları giderek arttı, devletin ekonomik yapısı zayıfladı. Bu gerilemeden kadınlar da nasiplerini aldılar. Anadolu’ya göçler arttı. İmparatorluk batıda küçülürken bütün yük Anadolu insanının ve kadınının üzerine bindi.
1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ile hukuk alanında yenilikler getirildi. Şeri mahkemeler yanında Nizamiye mahkemeleri kuruldu. Osmanlı hukuku, Kuran, Sünnet (Hadis), İcma ve Şeriye sicillerine dayanırdı. Bu günkü gibi yazılı sistematik kanunlar yoktu. Bu durum kararlarda farklılıklara yol açmakta, aynı suça farklı bölgelerde farklı cezalar verilmekteydi. Bunun önüne geçebilmek yâni hukukta standartlaşmak için Tanzimatın ilanından sonra çalışmalara başlandı. Ahmet Cevdet Paşanın başkanlığındaki bir heyet tarafından hazırlanan ve ticari hukukla borçlar hukukunun ele alındığı Mecelle, hukukun temel kitabı oldu.
Ne var ki kadın hakları ve aile hukuku Mecellede yer almadı. Giderek zayıflayan, fakirleşen ve cehalete mahkûm edilen Osmanlı toplumunda aile hukuku Şeri hukuka göre karar veren medreselilerin insafına bırakıldı. Bu kişiler İslam’ın kadınlara verdiği hakları daha çok erkeklerin isteklerine göre değerlendirdiler. Bu nedenle erkeklerin Kuran hükümlerine aykırı olarak kadınlar üzerinde kurdukları tahakküm devam etti.
Toplumun yarısını teşkil eden kadınları cahil ve ekonomik yönden zayıf bırakan bir devletin ayakta kalması mümkün değildi. Öyle de oldu. İnsan haklarına dayalı olarak kurulan Osmanlı devleti bu erdemini kaybettiği için tarihe mal oldu. Osmanlının çöküşünden sonra gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı, kadınların cephe gerisinde sergiledikleri fedakâr hizmetlerin desteğiyle kazanıldı. Türkiye Cumhuriyeti kadınlara o güne kadar verilmeyen hakları sağladı.
5.1.4.2 Timur İmparatorluğu: 15. asırda Maveraünnehir (iki nehir arası) bölgesinde kurulan Timur İmparatorluğu, Müslüman devletlerle savaşarak kısa sürede genişledi. Hükümdar Timurlenk Osmanlı Devleti’ni yenerek büyük bir bunalıma sebep oldu. Ardından Altın Orda devletini yıktı. Böylece Rusların tarih sahnesine çıkmasını sağladı.
Bu eylemleriyle İslam ülkelerine çok zarar veren bu devlet İslam’ı geleneksel Türk örfü ışığında yorumladı. Erkekler İslam’ın kendilerine verdiği haklardan daha fazla yararlanma yolunu seçtiler. Kadınlar ise İslam’ın verdiği haklardan ancak erkeklerin kendilerine tanıdığı ölçüde yararlanabildiler.
5.1.4.3 Babür İmparatorluğu: Timur soyundan gelen ve Babür Şah tarafından 1526 yılında kurulan Babür İmparatorluğu İslam’ın Güney doğu Asya’da yayılmasını sağladı. Hindistan’da, Hind-i Çini yarımadasında, Endonezya ve Filipinler adalarında daha önce yerli inançların yanında Budizm ve Hıristiyanlık yayılmıştı. Bu ülkelere gelen İslam’ın sosyolojik olarak mevcut inanç sistemlerinden etkilenmesi kaçınılmazdı.
Dünyada Türk- İslam siyasi gücü 1526 yılında zirveye ulaştı. Osmanlılar, Babür İmparatorluğuna yakınlaşmak istediler. Ancak Babür hükümdarı Ekber Şah’ın (1556-1605) küçümser bir tavır takınarak Osmanlı İmparatorluğuyla dayanışma içine girmemesi ve İran Safevi Devletinin yanında yer alması Avrupalıların yararına, her iki ülkenin zararına gelişti.
Ekber Şah 1582 yılında Din-i İlahiyi kurduğunu ilan etti. Böylece İslamiyet, Hıristiyanlık, Zerdüştlük, Hinduizm, Sihlik, Cain’izm ve Budizm’in inanç ve muamelatı bu dinin çatısı altında birleştirilmiş oldu. Ancak O’nun bu eylemleri tepkilere sebep oldu. Daha sonra işbaşına gelen Şahlar, 1582-1605 yıllar arasında resmiyet kazanan Din-i İlahi düşüncesinin İslam’da açtığı tahribatı gidermeye çalıştılar. Bu doğrultuda Nakşibendi tarikatının ve İmam-ı Rabbaninin çalışmaları öne çıktı.
Güney doğu Asya ülkelerinde kadının durumu: 17. asır ve sonrasında Felemenk ve İngilizler, Hindistan, Malezya ve Endonezya adalarında önce ticari daha sonra siyasi egemenlik kurdular. Böylece Hıristiyanlık bu bölgelerde daha güçlü yayılma olanağı buldu. Bu karmaşık inanç sistemleri içinde İslam ilkeleri ne kadar egemen olabilirdi? Zamanla İngiltere ve Hollanda egemenliğine giren bu bölgelerde İslam daima ikinci sırada yer aldı. Hintlilere rağmen Endonezya Müslümanları İslam’ı daha samimi kabullendiler ve uyguladılar. Kadın bu bölgelerde diğer İslam ülkelerine göre daha özgür yaşadı.
İslam’ın getirdiği kadın hakları bölgede egemen olan inançlardan etkilendi ve yörelere göre çok değişik uygulamalar gerçekleşti. Bütün bu dini inançlara rağmen yerli kültür varlığını sürdürdü. İlkel topluluklarda kadın değerini korudu.
6- Kadın haklarında çözülemeyen ve yaşanan önemli sorunlar: İslam’ın temel kitabı olan Kuran 610 yılında nazil olmaya başladı ve 23 yılda tamamlandı. Hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelen Kuran hükümleri dünyanın her bölgesindeki kültürlerin ışığında farklı şekilde yorumlandı.
İslam Peygamberi Hazreti Muhammed (SAV) Kuran’ı en iyi anlayan ve insanlara açıklayan kişiydi. Müslümanlar Kuran’ı peygamberin anladığı şekilde ve kolaylaştırın, zorlaştırmayın ilkesi doğrultusunda anlamaya çalışmalıydılar. Ama insani hırslar, zaaflar ve dünya saltanatı emelleri Müslümanları az ya da çok İslam’dan uzaklaştırdı. İslam’ın temel kuralı olan adalet yeterince uygulanmadı. Suç arttı ve suçlular gereği gibi cezalandırılmadı.
Kuran’da namazla birlikte anılan ve İslam’ın çok önem verdiği zekât yeteri kadar uygulanmadı. Toplumda fakirlik, yoksulluk arttı. Kolay yönetilmesi ve isyan etmemesi için toplum hem fakir ve muhtaç hem de cahil bırakıldı. Bu uygulamalardan en çok kadınlar zarar gördüler.
Tesettür kadınlara uygulanan İslami hükümlerin adeta simgesi oldu. Evlenme ve boşanma, mehir, nafaka, miras gibi maddi konular, aile içi şiddet ve zina, hep kadınların aleyhine uygulandı. Kadın İslam’ın kendisine sağladığı haklardan çoğu kere mahkûm edildi. Bu durum İslam’a aykırıydı. Müslüman toplumlar hem İslam ahlakından (hukuk), hem de Kuran’ın uyarılarına rağmen dünya gerçeklerine göre hareket etmekten yani müsbet ilimlerden uzaklaştılar. Kadını toplumun ikinci sınıfı saydılar.
Günümüz dünyasında Müslümanlar Kuran’ın hükümlerine aykırı olarak ne dünya siyasetinde ne ekonomisinde ne de kültüründe etkin değiller. Dünyayı Yahudiler ve Hıristiyanlar yönetiyor ve Müslüman dünyası yaşananlardan çok acı çekiyor. Bir Müslüman olarak bu durumdan Cenab-ı Hak ve Hz. Peygambere karşı derin bir üzüntü ve utanç duyuyorum. Bu durumdan bir an önce kurtulmamız için Kuran hükümlerine peygamber anlayışıyla sahip çıkmamız ve samimi Müslüman olmamız gerektiğine inanıyorum.
Tarihi geçmişten sonra şimdi İslam’ın tanıdığı kadın haklarının günümüzdeki İslam ülkelerinde ne ölçüde uygulandığını aşağıdaki kitaplar ışığında anlamaya çalışalım.
Gelecek yazı: Günümüz İslam dünyasında kadın hakları


















