İslam ve kadın- VI - Türk Cumhuriyetlerinde Müslümanlar
6.1.3.2.2- SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetlerinde Müslümanlar:
19. asırda birer birer Çarlık Rusya’nın egemenliğine giren Müslümanlar, 1917 Sovyet devriminden sonra 1921 yılından itibaren SSCB’nin yönetimine bağlandılar.
SSCB bünyesinde kurulan 15 cumhuriyetten 6’sı 1991 yılından sonra Türk Cumhuriyetleri olarak bağımsızlıklarına kavuştular. Ne ölçüde bağımsız oldukları bugün dahi tartışılan bu cumhuriyetlerde göstermelik seçimlerle işbaşına gelen başkanlar eski Sovyet yönetiminin önde gelen komünist yöneticileriydi.
1921-1990 yılları arasında bu bölgelerde kimlik değişimine ve dini baskılara yönelik uygulamalar, halkın kültürel değerlerini neredeyse yok etti. Dinler unutuldu. Gençler ateist kültüre göre yetiştirildiler. 1991 yılından sonra diğer İslam ülkelerinden gelen kişiler İslam’ın bu bölgelerde yeniden hayat bulmasını sağladılar. Şimdi bu cumhuriyetleri biraz daha yakından inceleyelim.
*Azerbaycan: Kafkasya’da yer alan bu bölge 16. Asır sonlarında Osmanlı- İran çekişmesine sahne oldu. Bölge 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla İran yönetimine girdi. Halkın %35’i Sünni, büyük çoğunluğu Şii olan Azerbaycan’da ezanlar Ali Veliyyullah ifadesi ilave olunarak okundu. Farz olan namazlar bazı yerlerde 5 değil 3 vakit kılındı.
İran ve Rusya arasında1828 yılında yapılan Türkmen Çay anlaşmasıyla Çarlık Rusya’nın egemenliğine giren Azerbaycan Rusya’daki 1917 Bolşevik devriminden sonra 28 Mayıs 1918 tarihinde bağımsızlığını ilan etti. Ancak SSCB’nin 2 Nisan 1921 tarihinde Kafkasya’yı işgali ile bu kere Komünist yönetim altına girdi. SSCB’nin 25 Aralık 1991 tarihinde dağılmasıyla Azerbaycan bağımsızlığını yeniden kazandı.
Tarih boyunca birbirinden çok farklı kültürlerin etkisinde kalan Azerbaycan’da konuşulan Azeri Lehçesi, Asya Türkleri arasında konuşulan Çağatay lehçelerine göre Anadolu Türkçesine en yakın dil olma vasfını korumakta. Dede Korkut hikayelerinde dile getirilen eski Türk geleneklerinin hala yaşayabildiği Azerbaycan’da kadın hukuku ve kültürü, Şii inancı ve Komünist ideolojiden etkilenerek günümüze ulaştı.
Günümüz Azerbaycan’ında Müslümanlığın yanında Hıristiyan (Ortodoks, Katolik ve Protestan) ve Yahudi dinlerinin yanında Bahailik ve Zerdüştlük inançları da yaşamakta. Azerbaycan çok kültürlü, çok dinli ve çok mezhepli, laik bir ülke. Devlet-din ilişkileri, 2001 yılında kurulan Azerbaycan Din Dernekleri ve Devlet Çalışma Komitesi tarafından düzenlenmekte.
Azerbaycan Anayasası'nın 48. Maddesi, din hürriyeti hakkını garanti altına almış. 18. maddesi dinin devlet işleri ve hükûmetten ayrı hareket ettiğini belirtiyor. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte tüm inançlara mensup kişiler herhangi bir dinin yasa ve propagandası açısından eşit kabul ediliyorlar.
İslami hukuk resmi değil geleneklere göre yaşamakta. Kadınlarda okuma yazma ve siyasete katılma oran erkeklerin gerisinde ama bu oran giderek artmakta. Azerbaycan’da kadınların örtünme zorunluluğu bulunmamakta.
Asırlarca Şia etkisinde kalmasına ve İran’daki egemen din devletine rağmen günümüz Azerbaycan’ında uygulanan laik sistemin oluşumunda SSCB yönetiminin uyguladığı ateist kültürün etkisi açıkça görülüyor.
Türkmenistan: Hazar Denizi kıyısında İran’a komşu olan Türkmenistan İslamiyet’le 711 yılında Emeviler döneminde tanıştı. Arapların Çinlilerle 750 yılında yaptığı savaşta galip gelmelerinden sonra halk İslamiyet’i kabul etti. Hadis konusunda en değerli kaynak kabul edilen Kütüb-ü Sitte yazarlarından Türkmen Nesai, mutasavvıf Necmeddin Kübra ve büyük matematikçi El Harizm ile ilim adamı kardeşlerinin (Musa oğulları) doğduğu ve yaşadığı Türkmenistan çeşitli devletlerin egemenliğinde yaşadı.
1598 yılından sonra Hive Hanlığının hüküm sürdüğü Türkmenistan 1873 yılında Çarlık Rusya tarafından işgal edildi. O tarihten bağımsızlığın kazanıldığı 1991 yılına kadar Rusların yönetiminde kalan bu günkü Türkmenistan halkının %70’i Türkmen, %12’ si Rus, %18’i Özbek, Kazak ve diğer Türk kökenli kavimlerden oluşmakta. Siyasi başkent Aşkabat, dini başkent Daşhavuz bölgesindeki Daşoğuz ve tarihi Ürgenç şehridir.
Amuderya (Ceyhan) Nehri sularını taşıyan ve Ruslar tarafından inşa edilen (henüz tamamlanmamış) 1400 km. uzunluğundaki Karakum sulama kanalı büyük bölümü çöl olan Türkmenistan’a hayat verir. Ancak SSCB yönetiminde sorun olmayan Amuderya suları bugün Özbekistan ile ihtilaf konusudur. Türkmenistan Rusların izin vermesi halinde Hazar Denizi üzerinden Volga- Don Nehirleri yoluyla Karadeniz’e ulaşma olanağına sahiptir.
SSCB işgalinde yaşanan yıllarda uygulanan eğitim ve ateist politikaları nedeniyle Türkmenistan’da İslam büyük bir bunalıma girdi. Yaşlılar dışında İslam yaşanamadı. İbadethaneler kapatıldı. Din eğitimi yasaklandı. Yeni nesil İslamiyet’i öğrenemedi. Ruslar tarafından inşa edilen ve modern bir şehir olan Aşkabat’ta (Poltorask) 1990 yıllarında tek caminin olmayışı komünist yönetimin uyguladığı politikanın en önemli kanıtı.
Türkmenistan özgürlüğüne kavuştuktan sonra başta Türkiye olmak üzere diğer İslam ülkelerinden gelen kişilerin ve grupların eğitimiyle İslamiyet’le yeniden tanıştı. Camiler ve külliyeler inşa edildi. İmam Hatip okulları ve Kuran kursları açıldı. Üniversiteler canlandırıldı.
Günümüz Türkmenistan’ında halkın tamamı Sünni’. Hemen yanı başındaki Şii İslam Cumhuriyetinin uğraşlarına rağmen etkisiz oluşu dikkat çekicidir. Halk İslam’ı yeteri kadar bilmemektedir. Bağımsızlıktan sonra Türkmenistan’ın ilk devlet başkanı olan eski komünist lider Saparmurat Niyazov’un ‘’ Ramazan orucunu tam tutamıyorsanız hiç değilse başından, ortasından ve sonundan üç gün tutun.’’ Demesi İslami kültürün ne seviyede olduğunu açıklamaktadır.
Türkmenistan cumhuriyetinde devlet başkanları daha çok eski liderler arasından sembolik ve adil olmayan bir seçimle seçilirler. Laik devlet yönetimindeki Türkmenistan’da baş örtüsü serbesttir. Örtünme kişilere bırakılmıştır. Kadın hakları konusunda İslami kurallar yeterince uygulanmaz. Örneğin kadına miras verilmez. Mirasın tamamı en küçük erkek oğula verilir. Eğitim, siyaset ve sosyal alanlarda kadınlar erkeklerin gerisindedirler.
Özbekistan (Uzbekistan): Maveraünnehir (iki nehir arası) bölgesinde bulunan Özbekistan SSCB’nin dağılmasıyla 1991 yılında bağımsızlığına kavuştu. SSCB yönetimindeyken Amuderya Nehri sularının Karakum Kanalıyla alınarak sulamada kullanılması yaklaşık 65 bin km2 büyüklüğündeki Aral Gölünün 40 bin km2 küçülerek parçalanmasına sebep oldu. Bu durum kuruyan göl tabanındaki ince mil tabakasının rüzgâr erozyonuna maruz kalmasını ve dünyanın en büyük çevre felaketini doğurdu. Sorun bugüne kadar çözülemedi.
Bölgede asırlarca hüküm süren Buhara Hanlığı, Rusların ilerlemesine karşı doğudaki Taşkent ve Fergana (Kokand) Hanlığı ile dayanışma içine girmedi. Ruslar sinsi politikalarla bu topraklarda yaşayan Müslümanları birbirine düşürdüler. Taşkent Hanlığı (1598-1865), Buhara Emirliği (1753- 1868) ve Fergana Hanlığı (1597-1876) Çarlık Rusya tarafından ortadan kaldırıldı. 2-3 milyon km2 büyüklüğündeki bu toprakların Ruslar ve Doğu Türkistan topraklarının Çin egemenliğine girmesi bu topraklarda yaşayan Müslümanlar için utanç vericiydi. Bu durum bölgede İslamiyet’in ne ölçüde yaşandığının da bir göstergesiydi.
Özbekistan 1917 Rus Devriminden birkaç yıl sonra SSCB hükümranlığı altına girdi. Rus egemenliğine karşı çıkan özgürlükçü Basmacı hareketi komünist güçler tarafından şiddetle ezildi. Osmanlı İmparatorluğunun baş komutanı olan ve Basmacı hareketine fiilen katılan Enver Paşa bu topraklarda 1921 yılında hayatını kaybetti. Basmacı direnişi 1930 yıllarının ortalarında tamamen ortadan kaldırıldı. Bu direnişe destek veren dini cemaatler ve tarikatlar tasfiye edildi. Ateist kültür başta İslamiyet olmak üzere bütün dinleri yasakladı. Rus Kiril alfabesiyle verilen eğitimde komünist ideoloji okutuldu. İslam yer altına inerek gizlice yaşamaya çalıştı.
Tarihte İpek yolu üzerinde olmaları nedeniyle büyük ün kazanan Buhara, Semerkand ve Taşkent gibi şehirlerin bulunduğu Özbekistan da halkın %70’ini Özbekler %12’sini Ruslar ve Slavlar %18’ini ise Tatarlar, Tacikler Kazaklar ve Karakalpaklar oluşturmakta. Bir zamanlar Timur İmparatorluğunun başkentliğini yapan Semerkand tarihi, Buhara dini ve Taşkent siyasi kültürleriyle günümüzde de önemlerini korumaktalar.
Hadis ilminde en önde olan eserin yazarı İmam Buhari ve Nakşibendi tarikatının kurucusu Bahaeddin Nakşibendi bu topraklarda yaşadı. Tarihi kimliğiyle yüzlerce medresenin bulunduğu ve pek çok alim, meşayıh ve sanatkarın yaşadığı tarihi Buhara İslam kültürünün Orta Asya’daki en önemli dini merkezi oldu. Bugün de bu vasfını koruyor.
1991 yılında bağımsızlık kazanıldıktan sonra diğer İslam ülkelerinden din eğitimi vermek için Özbekistan’a gelen Müslümanlar ‘’ Biz dinimizi sizden iyi biliyoruz.’’ Denilerek kabul görmediler. Bu bölgede eğitim veren Fetö okullarının siyasi hareketleri Özbekistan devleti tarafından önlendi. Bu okullar kapatıldı.
Eski bir Komünist lider olan devlet başkanı İslam Kerimov’un uyguladığı siyaset Türkiye ile olan ilişkileri gerdi. Sünni inanca sahip olan Özbeklerin İslamiyet konusundaki bu tavırları diğer Türk Cumhuriyetlerinde yaşanmadı.
Laik bir yönetime sahip olan Özbekistan’da İslami tesettür sadece tarikat kültürü etkisi altında olan bölgelerde uygulanıyor. Baş örtüsü kişiye bırakılmış. Camiler açık ve ibadet serbest. Ancak kadın eğitim, ekonomi, siyasi ve sosyal haklar açısından erkeğin oldukça gerisinde. Din alimleri başkalarından bilgi alma ihtiyacını görmeyen bir taassup içinde. Bu durum İslam’ın doğru anlaşılmasını zorlaştırıyor. Kadın İslam’ın kendisine sağladığı haklardan uzak.
Kırgızistan: Tienşan (Tanrı) Dağlarının batı ucunda yer alan; Özbekistan, Tacikistan, Çin ve Kazakistan ile çevrili Kırgızistan İslam’ın en az bilindiği Türk devleti. Halkın %55’i Kırgız, %26’sı Rus, geri kalanı Özbek, Ahıska Türkü, Alman ve Ukraynalıdan oluşmakta. 1917 Bolşevik devriminin önde gelen komutanlarından ve SSCB döneminde O’nun adını taşıyan Frunze’nin doğduğu şehir başkent Bişkek’te 2000 yılı başlarında sadece birkaç caminin bulunuşu bu durumu kanıtlıyor. Özbeklerin dışarıdan gelen Müslümanlara karşı itici tavrı burada görünmediği gibi tam tersi Kırgızlar İslam dinini öğrenmek için çok hevesliler. İbadethaneler inşa ediliyor. Kuran kursları ve dini eğitim veren okullar açılıyor. Kırgızlar Sünni İslam’ı benimsemekte, bütün çabasına rağmen İran Şii inancına uzak durmaktalar.
1917 devriminden sonra bağımsızlık mücadelesinde Kırgızlar çok kayıp vermişler.
Direndikleri için SSCB kuvvetleri Kırgızistan’da şiddet göstermiş. Kırgızlar 17. Asırda topluca İslamiyet’i kabul etmişler ama SSCB döneminde İslami düşünce tamamen yok edilmiş. Özbekistan ve Kırgızistan, Kırım ve Kafkasya’dan gönderilen Müslümanların sürgün yeri olmuş. En büyük Türk destanı olan Manas Destanı, Kırgızların millî destanı. Bu destanda Mâni inancına sahip Karahitaylarla Müslüman Karahanlılar arasındaki mücadelede Kırgızların durumu, Manas adlı bir kişinin yorumuyla anlatılıyor. Destanın derlenen en hacimli şekli “Manas-Semetey-Seytek” üçlemesi.
5. Dünya Su formu hazırlıklarının yapıldığı Bişkek’te 2006 yılında bir teknik toplantıya katıldım. Toplantıya Türkiye yanında 1991 yılında bağımsızlıklarını kazanan 6 Türk Cumhuriyeti, bakan düzeyinde katılmıştı. Bir Rus profesör çok sert bir üslupla konuştu. Ama Türk Cumhuriyetlerini temsil eden bakanlarının hiçbirinin ağzı açılmadı. Bu durum o yıllarda söz konusu Cumhuriyetlerde Rus baskısının devam ettiğini göstermekteydi. Anlaşılan bu cumhuriyetlerde gerçek bağımsızlığa kavuşmak uzun yıllar alacaktı.
Kırgız Müslümanları eski Türk geleneklerine çok bağlılar. Müslüman olmalarına rağmen at eti yemekte ve kımız içmekte bir sakınca görmüyorlar. Kadın haklarında da bu gelenekler hâkim. İnanç özgürlüğü var. Baş örtüsü mecburiyeti yok. Kadınlar eğitim ekonomi ve sosyal haklarda erkeklerin gerisinde.
Tacikistan: Afganistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Çin ile komşu olan Tacikistan’da Ülke nüfusunun %86’sınıTacikler, %11’ini Özbekler teşkil ediyor. Resmi dil Farsçanın bir lehçesi olan Tacikçe. Orta Asya’da Türkçe konuşmayan tek halk Taciklerdir. Ülkedeki en yaygın din İslamiyet. Çoğunluğu Sünni Müslümanlar teşkil ediyor. Ülkede Şii İslam öğretisine bağlı etkili bir İsmaililer topluluğu da bulunmakta.
Afganistan, Özbekistan, Kazakistan ve Rusya'da yaşayan yaklaşık 7 milyonluk etnik grubun büyük bölümü Tacikistan’da yaşıyor. Ülke başkanlık sistemiyle yönetilmekte olup, seküler bir yapıya sahip. Başkent ve en büyük şehir Duşanbe.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra 1991 yılında bağımsızlığını kazanan, 1992-1997 döneminde iç savaş yaşayan Tacikistan’da savaş sonrası kurulan siyasi istikrar ve dış yardım, ülke ekonomisinin büyümesine izin verdi. Ancak1994 yılından sonra bir başkan tarafından yönetilen ülkede yolsuzluk ve işkence, kötüleşen siyasi baskı ve din özgürlüğünde sorunlar yaşanmakta. Günümüzde Afganistan’daki Taliban yönetiminden zarar görmekte.
19. yüzyıl ortalarından itibaren Hokand (Fergana) Hanlığı ve Buhara Emirliğinin ortadan kaldırılmasıyla Çarlık Rusya’ya bağlanan Tacikler, 1917 Rus Devrimi'nden sonra bağımsızlık mücadelesi yapan Basmacı Hareketini desteklediler. Halkın %97'den fazlası Müslüman olan Tacikistan’da Bolşevikler yönetimi ele geçirince ülkede bir sekülerleşme politikası uyguladılar. Bu uygulamadan başta İslam olmak üzere bütün dinler zarar gördü.
Günümüzde Tacikistan kadınlarında baş örtüsü serbest. Ancak komşu Afganistan’daki Taliban yönetiminin etkisi büyük. Kadının eğitim düzeyi düşük. Kadın ekonomi ve siyaset alanında erkeklerin gerisinde.
Kazakistan: 1991 yılında bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleri içinde 2, 7 milyon km2 ile en büyük toprağa ve yer altı zenginliklerine sahip olan Kazakistan Rusya’ya komşu olmasının getirdiği bütün sıkıntıları tarih boyunca yaşamış bir ülke. Kıpçak Türkleri soyundan gelen Kazaklar, Altınorda Devleti zamanında 13. Asırda İslam’la tanıştılar ve birkaç asır içinde İslamiyet’i kabul ettiler. Timur İmparatorluğundan sonra Orta Asya’da kurulan Küçük Cüz (orda) 1824, Orta Cüz 1822 ve Büyük Cüz 1848 yıllarında Çarlık Rusya’nın egemenliğine girdi.
Kazakistan’da Müslüman nüfusun %42’sini Kazaklar, %2’sini Özbekler, %2’sini Tatarlar, %5 ‘ini Uygurlar ve Ahıska Türkleri; Müslüman olmayan nüfusun %37’sini Ruslar %4’ünü Ukraynalılar, %5’ini Almanlar %2’sini Koreliler, Ermeniler, Çinliler ve Yahudiler oluşturmakta. Daha çok kırsal alanda yaşayan Müslümanların ekonomik durumu başta Ruslar olmak üzere şehirlerde yaşayanların oldukça gerisinde.
Kazakistan’da ben Müslümanım diyen kişi İslam dinini neredeyse hiç bilmiyor. Halk Sünni inanca sahip. Anadolu’yu manevi yönden fetheden dervişlerin yetiştiği Ahmet Yesevi’nin yaşadığı bu topraklarda Rusların SSCB döneminde uyguladıkları baskı ve kültürel sindirme politikası sonucunda İslamiyet nerdeyse unutulmuş. İlk devlet başkanı Nur Sultan Nazarbayev’de olduğu gibi Müslüman isimlerin varlığı İslamiyet’in varlığını kanıtlıyor. Ancak devlet başkanı dahil Müslüman halkın İslamiyet’i yeniden öğrenebilmesi için diğer Müslümanlara büyük görev düşüyor. Türkiye Cumhuriyeti ve sivil toplum kuruluşları dini mekanlar inşa ederek ve gerekli eğitim hizmetlerini sunarak bu konuda üzerine düşen görevi yapmakta.
SSCB döneminde sürgün yeri olarak kullanılan Kazakistan’da 1934-36 yıllarında arasındaki açlıktan Kazakların yarısı hayatını kaybetmiş. SSCB dönemindeki uzay çalışmalarının yapıldığı Bay Konur Uzay istasyonu, günümüzde stratejik önemini korumakta.
Kazakistan’da laik yönetim egemen. Kadınların eğitim düzeyi çok düşük. Kadınlar siyasi ve sosyal hayatta eski Türk gelenekleri ölçüsünde özgür. Ama her konuda erkeklerin gerisinde. İslami hassasiyet var ama örtünme dahil İslami yaşam zayıf. İslam Kazakistan’da yeni yeni hayat buluyor.
Doğu Türkistan: 9. asırda Müslüman olan Uygurların arasında Budizm de taraftar buldu. Kuzeydeki Karlukların baskısı ve Çinin batıya yayılması sonucu Doğu Türkistan olarak anılan ve Uygurların yaşadığı bu bölge 1764- 1790 yılları arasında Çin hakimiyetine girdi. Çinliler ülkeyi Kaşgarya ve Cungarya olarak ikiye böldüler. Kaşgarya; Kaşgar, Yarkent, Yeni Hisar, Aksu, Üç Turfan ve Kuça adlı altı ilden oluştu.
Türk devletleri içinde şehir hayatını en çok yaşayan Uygurlar, Çinin uyguladığı dini baskılara karşı mücadele ettiler. Bir kısım Uygur, Kazakistan bölgesine göç etti. Günümüzde yaklaşık 23 milyon Müslümanın yaşadığı Çin’de Sincan- Uygur bölgesi İslam’ın en yoğun olarak yaşandığı bölge.
1 Ekim 1949 tarihinde komünist Mao yönetimi Çin’e egemen oldu. O tarihe kadar Çin devletinin sağladığı haklar ölçüsünde İslam’ı yaşamaya çalışan Müslümanlar, bu tarihten sonra büyük baskılara uğradılar. İslam dahil diğer dini inançlar yasaklandı. İbadethaneler kapatıldı. Gençler ateist inançla yetiştirildiler.
Günümüzde ekonomi modelini değiştiren Çin’de diğer alanlarda olduğu gibi dini alanda da belli bir özgürlük var. Bu durumu 1990 yılında Atatürk Barajı inşaatını ziyaret eden Çin Parlamento başkanının Müslüman olması ve namaz kılmak için bizden seccade istemesi kanıtlıyor. Ancak baskılar devam ediyor. Din eğitimi yetersiz. Türkiye’de başta Süleymaniye Vakfı olmak üzere pek çok sivil kuruluş internet üzerinden Uygur Müslümanlarını eğitiyorlar.
Önce SSCB, daha sonra Çin komünist yönetimlerinin baskılarına maruz kalan Asya’daki ırkdaşlarımızın son bir asırda yaşadıklarını unutmayalım ve Ülkemizde yaşanan din özgürlüğünün kıymetinin farkına varalım.
*Balkan yarımadasındaki ülkeler: İslamiyet Balkan coğrafyasına Osmanlılarla girdi. Boşnaklar ve Arnavutlar topluca Müslüman oldular. Osmanlılar fethettikleri ve asırlarca yönettikleri yerlerde Hıristiyan halkın dini inançlarına karışmadılar. Bu nedenle bu dönemde İslamiyet Balkan yarımadasında azınlık olarak yaşadı. Ancak Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Hıristiyan dinine mensup halkların kurdukları devletler Müslümanlara aynı hoş görüyü göstermediler.
İkinci Dünya savaşından sonra Yunanistan dışındaki Balkan Devletleri SSCB yönetimine bağlı devletler olarak komünist ideolojiyle yönetildiler. Bu yüzden Müslümanlar büyük baskı gördüler ve inançlarını yaşayamadılar. SSCB’ye bağımlı olmamasına rağmen Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar da Hıristiyan Ortodoks Rum kilisesinin Türk ve İslam’a duyduğu ezeli düşmanlığından nasiplerini aldılar. İslam bu ülkede de özgür yaşanmadı.
Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı yönetimine bağlanan Arnavutluk halkı, zoraki Müslüman olan milli kahraman İskender Bey’e uyarak Müslüman oldu. Sert bir coğrafyada yaşayan Arnavutlar Osmanlıların son asrında devletin etkili makamlarında ve sarayın muhafızlığında bulundular. Balkan savaşlarından sonra Osmanlıya tavır aldılar ve özgürlüklerini ilan ettiler.
İkinci Dünya savaşının ardından komünist rejimle yönetilen Arnavutluk, SSCB ve Varşova Paktının dağılmasından sonra demokratik düzene döndü. Yakın bir tarihe kadar başkent Tiran’da sadece küçük bir camiinin bulunması yarım asırlık komünist yönetiminde İslam’a yapılan baskının bir kanıtını teşkil ediyor. Hiçbir yerde görülmeyen ve sulu boya resimleri ile süslü olan bu camii, mabet olduğu için değil sanat değeri taşıdığı için kendini koruyabilmiş.
Günümüzde Arnavutlar İslam’ı yeniden öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyorlar. Türkiye’den giden sivil kuruluşlar orada dini eğitim veren vakıflar kurmuşlar. Devlet destekli TİKA ve Yunus Emre Derneği Arnavut halkına bu konuda yardımcı olmaya çalışıyor. İtalyanların gözü Arnavutluk’ta. Onlar da yoğun bir çalışma yürütüyorlar.
Arnavutluk’ta laik yönetim nedeniyle inanç özgürlüğü var. Kadının örtünme zorunluluğu yok. Kadının eğitimi, ekonomik ve sosyal hayattaki yeri erkeklerin gerisinde ama diğer Türk Devletlerinin çok ilerisinde. Arnavutlar Avrupalı bir toplum olmanın getirdiği kültürel değerlere sahipler.
İkinci Dünya sonrası Sırbistan komünist yönetimine bağlı yaşayan Boşnaklar, bu dönemde uygulanan ateist politikanın ezici baskılarına rağmen dini inançlarını kaybetmediler. 1990 yılından sonra Sırbistan dağıldı. Bağımsızlık sonrasında Müslüman Boşnaklar, Hıristiyan Sırp ve Hırvatların katliamlarına maruz kaldılar ve sayıları on binlerle ifade edilen şehitler verdiler. O tarihlerdeki Başkan Aliya İzzet Begoviç, sözleri ve davranışlarıyla dünyaya iyi bir Müslüman örneğini sundu.
Hıristiyan ve Müslümanlardan oluşan Bosna- Hersek Devletinde laik yönetim egemen. İnanç özgürlüğü var. Camiler açık. Din eğitimini ülke dışından gelen çeşitli örgütler yürütüyorlar. Boşnak kadın tesettüre riayet ediyor. Boşnaklar günümüzde İslam’ı en iyi yaşayan topluluklardan biri. Günümüzde başkent Saray Bosna Osmanlı kültürünü yaşatıyor.
Balkanlarda komünist yönetimden sonra bağımsızlıklarını kazanan Kosova, Makedonya, Romanya ve Bulgaristan’da Müslümanlar, dini hayatlarını bağlı oldukları devletin hukukuna göre yürütüyorlar. 0tuz sene önce Bulgaristan’da Müslümanlara uygulanan baskılar kalktı. Balkan coğrafyasında camiler açık. İnanç özgürlüğü var. Ancak Müslümanlar her yerde ikinci sırada. Bu devletlerin yönetimleri Hıristiyanların elinde.
Yunanistan ise Ortodoks Patrikliğinin baskılarıyla zaman zaman Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlara baskı yapıyor. Gümülcine’deki müftülük seçimine müdahale ediyor. Ancak Avrupa Birliğinin hukuku giderek bu devletleri değişime zorluyor. Dinde serbestlik artıyor.
*Arabistan yarımadasındaki ülkeler:
Yemen: İslam’ın zuhur ettiği Hicaz bölgesinin yakınında bulunan ve Saba melikesi Belkıs’ın ülkesi olan Yemen, Hazreti Peygamber (SAV) zamanında İslamiyet’i kabul etti. Dört halife döneminde bazı irtidat (dinden dönme) olayları yaşandı ama bunlar çabuk bastırıldı. Kızıldeniz kıyısındaki Aden limanının 1538 yılında fethedilmesiyle Osmanlı topraklarına katılan Yemen, Osmanlının son yıllarında isyanlarıyla devleti çok uğraştırdı. 1872 yılında başlayan, 1891 ve1904 isyanlarıyla 1911 yılına kadar süren bu isyanlar esnasında Osmanlılar çok kayıp verdiler. Bu olaylar halk arasında Yemen Türküsüyle anımsanıyor.
Kuzey Yemen ile Güney Yemenin 1990 yılında birleşmesiyle kurulan ve başkenti San’a olan bu günkü Yemen Cumhuriyetinde resmi devlet dini İslam ve şeriat hukuku geçerli. Resmi dil Arapça. Müslüman nüfusun yaklaşık %35'i Şii, %65'i Sünni. Çoğunluk olarak Sünniler Şafii, Şiiler Zeydiye mezhebine mensup. Dağlık bölgede bulunan muhafazakâr (tutucu) San’a ile kıyıda bulunan daha özgür Aden kültürleri birbirinden farklı. Bu durum İslam’ın değişik yorumlanmasına sebep olmakta.
Şeriat hukuku gerektiği ölçüde uygulanmıyor. Erkek egemen kültür şeriatı kendi lehine kullanıyor. Kadınlar örtünmek zorunda. Kadınlarda okuma- yazma oranı çok düşük ve kadınların ekonomik güçleri zayıf. Geleneksel kültür kadınların evden dışarı çıkmasını istemiyor. Erkekler mahkemeye gitmeden kadını boşayabiliyor. Çok eşlilik serbest. Kadınların aile içinde şiddet, tecavüz gibi pek çok sorunları var.
Kadınlar şeriat hukukundan değil onun yeterince uygulanmamasından şikayetçi. Yemen kadını olması gereken kültürel, sosyal ve ekonomik düzeyden çok uzak ve Yemen yönetimi bu sorunları çözmek için yeterli bir iradeye sahip değil. Son yıllarda siyaseten İran’ın güdümüne giren Yemende ekonomi de iyiye gitmiyor. Uyuşturucu bir bitki olan gat çiğneme alışkanlığı Yemen erkeklerinde çok yaygın. Yemenin yakın geleceği sorunlarla dolu.
Umman: Arabistan yarımadasının güneyinde Hint Okyanusuna kıyısında yer alan bu bölgede MÖ çok eski çağlarda yaşayan ve ticaretle çok zenginleşen Ad kavminin, kendilerine gönderilen Hud (AS) Peygamberin uyarılarına rağmen tek tanrı inancını kabul etmemeleri sebebiyle şiddetli esen soğuk rüzgarla yok edildiği Kuran’da birçok yerde anlatılır. İslam’la dört halife döneminde tanışan Umman tarih boyunca Arap, Acem, Hint ve Çin tüccarları ve Doğu Afrika’ya yapılan ticaretle özellikle köle ticaretiyle hep zengin yaşadı.
Umman, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra İngilizlerin egemenliğine girdi. 1970 yılında bağımsızlığını kazanan ve başkenti Maskat olan günümüzdeki Umman Sultanlığında resmi din İslam ve şeriat hukuku geçerli. Nüfusun %85,9'unu Müslümanlar, %6,4'ünü Hristiyanlar ve %5,7'sini Hindular oluşturuyor. Umman Müslümanları ağırlıklı olarak Sünni, küçük bir kesim ise Şii. Resmi dil Arapça.
Umman mutlak monarşi ile yönetilen bir sultanlık. Yasama, yargı ve yürütme organları sultanın elinde toplanmış. Sultanlık soy vasıtasıyla belirleniyor. Sultan, dış ilişkiler ve savunma gibi hususlarda mutlak yetkiye sahip. Yasalar sultanın kararnameleri ile yürürlüğe giriyor.
Kabinede kadın bakanların olması nedeniyle Umman diğer Arap ülkelerinden farklı. İslam’ın kadınlara sağladığı haklar kadınların bilgisizliği yüzünden yeterince uygulanmıyor. Çünkü kadınlarda okur- yazar oranı çok düşük. Baş örtüsünü mecburi kılan bir kanun yok ama kadınlar genel olarak başlarını örtüyorlar. Örtünenle örtünmeyen arasında bir ayrımcılık yok. Kadınların gönüllü olmamalarına rağmen çok eşlilik var. Kadın geçerli bir sebep olmadıkça mahkemeye gidip boşanma talebinde bulunamıyor. Aşırı talepleri önlemek için mehir bedelini hükümet sınırlamış.
Eğitim çağındaki çocukların %95’inin okula gidiyor olması iyi bir gelişme. Muhafazakâr aile yapısı geleneksellikten modernliğe doğru değişiyor. Çöldeki yaşamda erkeğin ailedeki egemenliği artıyor. Günümüzde Umman kadınları siyasette, ekonomide ve sosyal yaşamda erkeklerin gerisinde.
Birçok sınırlamalara rağmen Umman yakın coğrafyasına göre oldukça özgür bir ülke. Umman son günlerde İran- ABD görüşmelerinde aracı rolü oynuyor. Umman’ın dünya sulhu için yaptığı bu çalışmalar takdir topluyor.
Suudi Arabistan: Arabistan yarımadasının en büyük toprağına sahip olan Suudi Arabistan genelde çöllerle kaplı. Halkın bir bölümü çöllerdeki vahalarda yaşıyor. İslam’ın zuhur ettiği Mekke ve Medine şehirlerinin bulunduğu Hicaz bölgesi bu devletin sınırları içinde. Hicazda sınırları belirlenen harem bölgesine tıpkı Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da olduğu gibi Müslümanlardan başka kimse girememekte.
1517 yılında Osmanlı yönetimine giren Arabistan toprakları 1918 yılında Osmanlıların elinden çıktı ve İngilizlerin sömürgesi oldu. İlk ayrılık işaretleri 1730'larda ortaya çıkan Vehhabi hareketi ile başladı. 1. Dünya Savaşı sonrasında Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları İngiliz desteğinde bir devlet kurdular. Ancak onların Osmanlıya ihaneti yanlarına kâr kalmadı. Necid emiri ve Vehhabi imamı olan Abdülaziz bin Suud, 1913 yılında önce idari merkez olan Hasa’yı, 1921-1926 yılları arasında Mekke, Cidde ve Asir'i ele geçirdi. 1926 yılında önce Hicaz kralı, 1932 yılında Suudi Arabistan kralı ilan edildi.
Suudi Arabistan, şeriat yasalarının anayasa olarak kabul edildiği bir krallık. Kral hem yürütme hem yasama gücünü elinde tutuyor. Yönetimle ilgili önemli kararların tümü, Suudi ailesi tarafından alınmakta.
Resmî dili olan Arapça ve başkenti Riyad olan krallıkta halkın %97'si Müslüman. Çoğunluğu Selefi mezhebinden Sünniler oluşturuyor. Müslüman nüfusun %10-15'i Şiilerden oluşur. Vehhabi, Hambeli, Maliki ve Şafii mezhepleri yanında Şia’nın Zeydiye ve İsmailiye mezhepleri ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşamaktadır.
Suud halkı, hac maksadıyla dünyanın her tarafından kutsal şehir Mekke ve Medine’ye gelen Müslümanlara bu bölgelerde kusur görmemelerini telkin ederler ve tenkit kabul etmezler. Oysa kutsal yerlerde yaşayan insanların pek çok kusuru ve yanlışı vardır. Örneğin; Şeriat hükümleri kral ve yakınlarına ayrı halka ayrı uygulanır. Kadınlar dışarıda sadece gözleri görünecek şekilde örtünürler. Eli kesik pek çok dilencinin varlığı, yoksulluğun boyutunu ve hırsızlık vakalarının yaygın olduğunu kanıtlar. Osmanlıdan sonra ayakta kalabilmeleri için Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği petrol ve doğalgaz nimetinden her nedense fakir halk çoğunluğu pek yararlanamaz. Müslümanlara en zor zamanlarında ayağa kalkabilmeleri için Tanrının bahşettiği bu yer altı nimetleri diğer ülkelerde olduğu gibi bugün Suudi Arabistan’ın da başına bela olmuş, krallık yönetimi batılı ülkelerin bir sömürgesi konumuna sürüklenmiştir.
Suudi krallığında çok kadınla evlenmek yaygındır. Kadının eğitim düzeyi çok düşüktür. Kadın’ın aile dışında sosyal yaşamı yok gibidir. Bu durumun getirdiği rahatsızlıklar yönetimi bazı reformlara zorlamakta, bunun sonucunda kadınların sosyal haklarının genişletilmesine çalışılmaktadır. Şeriat ile idare edilen bir ülkede İslam’ın kadına verdiği hakların tam olarak kullanılması gerektiği halde Suud kadını, bu hakları yeterince kullanamamakta, erkek egemenliği buna mâni olmaktadır.
Ürdün: Ürdün krallığı Osmanlı İmparatorluğundan sonra 1921 yılında İngiliz himayesinde kuruldu. Hicaz emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah kral olarak görevlendirildi. Ürdün krallığı 1946 yılında bağımsızlığını kazandı. Ürdün,1967 Arap- İsrail savaşında büyük kahramanlık göstermesine rağmen Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı kaybetti. Günümüzde Kudüs’teki kutsal Mescid-i Aksa harem bölgesi Ürdün toprağıdır. Ürdün 1994 yılında Mısır’dan sonra İsrail ile barış yapan ikinci Arap devleti oldu.
Başkenti Amman resmi dili Arapça olan Ürdün meşrutiyetle yönetilmekte. Ancak kralın yürütme ve yasama üzerinde geniş yetkileri var. Müslüman Araplar nüfusun yaklaşık %98'ini oluşturuyor. Geriye kalan %2'lik kesimi ise Çerkesler, Ermeniler ve Çeçenler dahil Kafkasya halkları teşkil eder. Kralın muhafız alayı Çerkezlerden oluşur. Nüfusun yaklaşık %84’ünün kentlerde yaşadığı Ürdün’de 2,1 milyon Filistinli ve 1,4 milyon Suriyeli mülteci bulunmakta.
Arap dünyasının her yerinde kadına karşı görülen ayrımcılık Ürdün’de de var. Muhafazakâr bir topluma sahip olan Ürdün’de baş örtüsü serbest. Çok eşlilik var ama yaygın değil. Ailenin çıkarlarını gözetmeyen reformlara kadınlar karşı çıkıyor. İslam’ı doğru anlamada en büyük sorun cehalet. Anayasada cinsiyet ayrımcılığı yok. Ama Ürdünlü kadınlar ceza hukukunda kadına karşı ayrımcılığın yapılmamasını ve İslam’ın kendilerine verdiği hakları kullanmak istiyorlar. Kadına verilmesi gereken mirastan pek çok kadın yararlanamıyor. Töre- namus cinayetlerinin önlenmesi için yasalar yeterli değil.
Okuma yazma oranı %87. Bu oran diğer Arap ülkelerine göre oldukça iyi. Üniversitede kız öğrenci sayısı erkeklerden fazla ama iş alanında durum tam tersi. Ülkenin en büyük sorunu fakirlik ve işsizlik. Kralın ekonomi ve sosyal alanda kadınlara yeni olanaklar sağlaması kabul görüyor. Ürdünlü kadın hukuki hakların kullanılması ölçüsünü ülkenin gelişmişlik düzeyine bağlıyor. Kadınlarda iyiye gidiyoruz ama yapılacak çok iş var fikri hâkim. Çünkü günümüzde Ürdünlü kadınlar erkeğin gerisindeler.
Filistin: Günümüzdeki Filistin bölgesi adını MÖ 1200’lü yıllarda Girit’ten gelip buraya yerleşen Filistlerden aldı. Mısır esaretinden kurtulan Yahudiler de Hazreti Musa’nın (AS) vefatından sonra o tarihlerde bu bölgeye yerleştiler. İki kavim zaman zaman birbiriyle çatıştı. Filistler daha sonra Müslüman oldular. Günümüzde kanlı bir şekilde devam eden Filistin- İsrail çatışmasının temel nedeni Yahudilerin arz-ı mevud (vaat edilmiş topraklar) denilen bu topraklar üzerinde hâkim olma ihtiraslarıdır. Simge Kudüs’tür.
Yahudiler Kudüs’ü kimse ile paylaşmazlar ve MÖ 587 yılında II. Babil kralı Nabukadnazar tarafından yıkılan Mescid-i Aksa mabedini yeniden inşa etme umuduyla yaşarlar. Ancak Mescid-i Aksa’nın ve Kubbet-üs Sahranın bulunduğu harem bölgesi Kuran’da İsra Suresinin 1. Ayetiyle mübarek kılınmıştır. Günümüzde Ürdün toprağı olan bu bölgeye Müslümanların dışında kimse giremez. Böyle bir Kuran gerçeğine rağmen Yahudiler kendilerine göre ilk işaret olan Kudüs’ün ele geçirilmesinden sonra kıyametin ikinci işareti olarak kabul ettikleri Mescid-i Aksa mabedini nasıl inşa edecekler?
1988 yılında kurulan ve günümüzde 150’den fazla devlet tarafından tanındığı halde İsrail Devleti tarafından tanınmayan Filistin devleti Gazze ve Batı Şeria’dan oluşan topraklarını koruyamamakta. 1948 yılında kurulan İsrail, her savaştan sonra topraklarını genişletti ve Filistinlilere hayat hakkı tanımadı. Araplar yoruldular ve bu mücadeleden çekildiler ABD desteğindeki Siyonist İsrail’in haksız ve gaddar tutumu artarak devam etmekte.
İki toplum arasındaki bu savaş 2000 yılında sona erebilirdi. Ama Filistin lideri Yaser Arafat imza aşamasına gelen anlaşmayı ‘’Kudüs’ten vazgeçemem.’’ diyerek imzalamadı. O günden sonra sadece İran’ın desteğini alan Filistinlilerin mücadeleleri ümitsizce devam ediyor. Ancak Gazze’yi yerle bir eden İsrail artık katliamlarına sınır tanımıyor.
Ölüm-kalım mücadelesi veren Filistinlilerde kadının durumunu anlatmaya gerek yok. Gazze’de son üç yıldır devam eden İsrail katliamlarına rağmen açlıkla boğuşan Filistinli kadınların çocuk doğurmaya devam etmesi ne ile izah edilebilir? Sanırım Yahudilere duyulan kin ve kaybedilmeyen özgür olma umuduyla.
Bugün İsrail’de ve Filistin topraklarında yaşayan Filistinlilerin Siyonizm’i yenmeleri mümkün değil. Ancak Yahudilerden farklı, mücadele gücü yüksek genlere sahip olan Filistinlilerin varlığı ve Yahudilere duydukları nefret Yahudi toplumunun kâbusu olmaya devam edecek gibi görünüyor.
Lübnan: Doğu Akdeniz kıyısında olan Lübnan Suriye ve İsrail ile komşu. Zengin bir tarihe sahip olan ülke pek çok dini inanca ev sahipliği yapmakta. Halkın %53,3’ü Müslüman (yarısı Şii, yarısı Sünni) %41,4’ü Hıristiyan (%28’i Katolik, %8,3’ü Ortodoks) ve %5,2’si Dürzilerden oluşuyor.
1.Dünya savaşından sonra Fransız himayesine giren ve 1943 yılında bağımsızlığını kazanan Lübnan’ın başkenti Beyrut, ulusal ve resmî dili Arapça ve Fransızca. Mezhepçiliğe dayalı parlamenter demokrasinin uygulandığı Lübnan’da mezhep çatışmalarını önlemek maksadıyla Cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyanlardan Başbakan Sünni Meclis başkanı Şii Müslümanlardan seçiliyor. İç huzuru temin etmekte zorlanan Lübnan topraklarında yerleşik Şii yanlısı Hizbullah nedeniyle İsrail’in saldırılarına sıkça maruz kalmakta.
Lübnan’da kadınların örtünme zorunluluğu yok. Kırsal alanda eğitim temel sorun. Kadın karşıtı gelenekler dini kuralları yönlendiriyorlar. Kadının özgürlüğünü hukuk değil ekonomik ve sosyal sebepler kısıtlamakta. Namus cinayetlerinin yaygın olmadığı Lübnan’da kadın erkekle aynı siyasi haklara sahip ama kadınlar erkeklerin gerisinde. Kadınlar ancak erkeklerin desteğiyle mevki sahibi olabiliyorlar. Lübnanlı seküler bir sisteme hazır değil. Dini yanlış bilenler kadınlara zarar vermekte. Buna rağmen Lübnan kadın hakları konusunda komşularından daha iyi durumda. Göç ve savaş Lübnanlı kadının kimliğini oluşturan en büyük olgu. İsrail’in yaptıkları kabul edilemez. Lübnan bir Arap ülkesinden çok demokrasinin uygulandığı bir Avrupa ülkesine benziyor.
Suriye: Güney komşumuz Suriye 1. Dünya Savaşından sonra kısa bir süre İngiliz, sonra Fransız himayesine girdi. 1945 yılında bağımsızlığını kazandı. Suriye İsrail ile yapılan savaşlardan yenik ayrıldı. 1963 yılından günümüze kadar SSCB destekli Arap sosyalist Baas Partisi tarafından yönetilen Suriye 2024 yılında bu partinin esaretinden kurtuldu. Resmi dili Arapça, başkenti Şam olan Suriye cumhuriyeti günümüzde üniter geçici başkanlık sistemiyle yönetilmekte. Halen halk tarafından kabul edilmiş bir anayasası yok.
Halkın %78,4’ü Arap, %11,7’si Kürt ve %8,3’ü Türkmenlerden oluşuyor. %87’si Müslüman (%74’ü Sünni, %13’ü Şii-Alevi) ve %10’u Hıristiyan. Suriye İslami anlayış bakımından Türk İslam anlayışına en yakın Arap devleti. Başkent Şam, tarihi geçmişinde İslam’ın önemli kültür merkezlerinden biri oldu.
Baas yönetiminden bunalan ve başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelere göç eden Suriyeliler özgürlüklerine kavuştuktan sonra ülkelerine geri dönüyorlar. Türkiye’de halen 2 milyon civarında Suriye vatandaşı yaşıyor. Burada iş kuran bir kısım insanların Suriye’ye dönmeye pek niyetleri yok. Türkiye Baas yönetiminin desteklediği PKK- YPG teröründen ve göç eden Suriyelilerden çok zarar gördü. Son iki yılda Suriye devleti üniter yapısını kurmaya çalışıyor. Ayrılıkçı ve güdümlü YPG terör örgütü Suriye’de etkisiz hale getirilmek üzere.
Suriye Medeni hukuku Fransa’dan alınmış ve yarı yarıya seküler. Aile hukuku şeriata, ceza hukuku Fransız hukukuna bağlı. Suriye’de baş örtü serbestisi var. Suriye’de kadınlar Türkiye’yi kendilerine örnek alıyorlar. Türkiye onlara göre muhafazakâr -modern bir ülke. Kadın parlamenterlerin %12 düzeyinde olduğu Suriye’de kadınlar siyasette yaşanan oyunlardan hoşnut değil. Gelenekler kadınların gelişmesine en büyük engel. İslam kadınları küçük görmüyor. İslam’ın kadınlara iyice anlatılması gerekiyor.
Suriyeli aydın kadınlar, ’’Değişmeliyiz. Ama değişim dışarıdan değil iç dinamiklerle gerçekleşmeli. Aile hukuku korunarak kadın haklarını geliştirmeli’’ düşüncesinde. Suriyeli kadınlar diğer Arap ülkelerine göre sosyal yaşamda oldukça ileride ve özgür. Çok eşlilik az. Erkekler egemenliklerini korumak istiyorlar. Kırsal kesimde aile içi şiddet var. Çocuk ölümleri yüksek. Kız çocukları köylerde ekonomik gelir kaynağı olarak kullanılıyor. Suriyeli kadınlar gelişim açısından hala önemli bir adım atamamış durumda.
‘’Kadının özgürleşemediği toplum özgürleşemez. Çünkü köleleştirilmiş kadın hür çocuk yetiştiremez.’’ Devlet köylü kadının eğitimine ve özgürleşmesine önem veriyor. Devlet iş kuran kadınlara da destek veriyor. Günümüzde çocuklarımızı evimize kadar girmiş iletişim araçlarıyla biz değil dünya yetiştiriyor. Bu durumu önlemeye çalışmalıyız. Batılı kadınlar da yeteri özgürlüğe sahip değiller. Bu nedenle batılı toplumlar bütün zenginliklerine rağmen bizden daha mutlu değil. Çünkü bizim kültürümüzün insancıl değerleri batıdan üstün.
Irak: I. Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz manda yönetiminin uygulandığı Irak’ta Şerif Hüseyin’in oğlu I. Faysal kral ilan edildi. Krallık 1932 yılında bağımsızlığını kazandı. 1958 yılında gerçekleşen askerî darbeyle monarşi sona erdi. Kral II. Faysal öldürüldü. Osmanlıya isyan eden Şerif Hüseyin’in sülalesi ne Ürdün’de ne de Irak’ta huzur bulamadılar.
1968 yılında Arap Sosyalist Baas Partisi iktidarı ele geçirerek tek partili bir rejim kurdu. Daha sonra iktidara gelen Saddam Hüseyin, 1980 -1988 yılları arasında İran ile yıkıcı bir savaşa girdi. 1990 yılında ise Kuveyt'i işgal etti. Ancak Kuveyt 1991 Körfez Savaşıyla geri alındı.
2003 yılında ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri, Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin'i devirdiler. Bu olay Irak’ta 2011 yılına kadar süren kanlı bir iç çatışmalar dönemini başlattı. ABD korkusuyla Saddam’ı terk eden askerler Suriye ve Irak’ta IŞİD denilen radikal bir yönetim kurdular ve tüyler ürpertici cinayetler işlediler. 2013-2017 yılları arasında Şam İslam Devleti (IŞİD) ile yapılan savaşlarda IŞİD yenilgiye uğratıldı. Ardından ülkede, özellikle İran'ın artan etkisi ve mezhepsel gerginlikler nedeniyle siyasi istikrar tam olarak sağlanamadı. IŞİD ortadan kaldırıldı ama onun bu coğrafyadaki etkisi devam ediyor. Fanatik anlayışlar bu bölgeye huzur gelmesini önlüyorlar. Bu olayları yaşayan Irak halkı yorgun ve bıkkın.
Başkent Bağdat. Resmi diller Arapça ve Kürtçe. Resmi din İslam. Yönetim şekli Federal Cumhuriyet. Kürtler kuzey Irak’ta federal bir yapı kurmuşlar. 2005 yılında kabul edilen anayasaya göre Irak’ta Cumhurbaşkanı Kürtlerden, Başbakan Şiilerden Meclis başkanı Sünnilerden seçilmekte.
Irak halkı dini inanç açısından %55-60 Şii Müslüman (Arap-Türkmen), %37-40 Sünni Müslüman (Arap-Kürt-Türkmen) %2-3 Hıristiyan (Süryani, Keldani, Asuri-Nasturi) %1-2 Ezidi (Kürt) ve etnik yapı olarak %72 Arap %16 Kürt, % 9 Türkmen, ve %3 Hıristiyanlardan oluşmakta. Bu kadar karışık bir yapıda düzeni kurmak ve istikrarı sağlamak son derece zor.
Hazreti Peygamberin (SAV) torunu Hazreti Hüseyin’e (RA) sahip çıkmayarak 680 yılında Emevilerin yaptıkları Kerbela katliamına seyirci kalan Kûfe ve Basra insanları İslam dünyasında büyük güven kaybına uğradılar.
Başkent Bağdat, 9 ve 10. asırlarda dünyanın bilim merkeziydi. Müslümanlar bu dönemde bilim dünyasına inanılmaz katkılarda bulundular. 1258 yılında Moğol istilasıyla yakılıp yıkılan şehir bir daha eski görkemine kavuşamadı.
Bağımsız yargının hayata geçirilmesine çalışılan Irak’ta mezhep farklılıkları dolayısıyla Fıkıh kurulu oluşturulamıyor. İslam hukuku günümüzde mezheplerin anlayışına göre değişik uygulanıyor. İran’ın etkisiyle Şii bölgelerinde baş örtüsü zorunlu. Kuzeydeki Kürtler Sünni Şafii mezhebindeler. Burada da baş örtüsü uygulaması yaygın.
Kuzeydeki özerk Kürt bölgesi terörist PKK güçlerini topraklarında barındırdığı için Türkiye’nin zaman zaman askeri müdahalelerine maruz kalıyor. Emperyalist Avrupa, ABD ve İsrail’in desteğinde bir Kürt devleti kurmak isteyen Kürt özerk yönetimi bunun için fırsat kolluyor. Şii başbakanın yönettiği Irak Merkezi yönetimi de Türkiye’ye dost tavır sergilemiyor. Irak sorunlu bir yer. Ülke olarak çok dikkatli olmak zorundayız.
Siyasi dengesini bulamamış bir toplumda İslam’ın kadınlara tanıdığı haklar ne kadar uygulanabilir? Cevabı ortada. Kadınlar eğitimde, siyasette, ekonomide ve sosyal hayatta erkeklerin çok gerisinde. Şii toplumunda kadının adı yok.
Gelecek yazı: Asya kıtasındaki ülkeler

















