İslam ve Kadın -1
1-Genel bilgiler:
Erkek ve kadından oluşan insanlığın yaratılışı İslam dininin temel kitabı olan Kuran-ı Kerim’de birçok yerde anlatılır. Kuran’ göre Tanrı önce Âdem adını verdiği erkeği topraktan yarattı. (Bakara suresi 30-34. ayetler). Sonra kadın olan eşi Havva’yı Âdem’den yarattı ve onları Cennetinde ağırladı. (Nisa Suresi 1. ayet).
İnsan oğlunun yaradılışını kabullenmeyen İblis (Şeytan), Tanrının "Şu ağaca yaklaşmayın!’’ uyarısına rağmen Âdem ile eşi Havva’yı aldattı ve Onların ayağını kaydırdı. Şeytan cennetten kovuldu. Tanrının sözlerini dinlemeyen Âdem ve Havva yer yüzüne gönderildiler. (Bakara suresi 35-40. ayetler). İnsanoğlunun yeryüzündeki hayatı böyle başladı ve kıyamet kopuncaya yani kâinat yok oluncaya kadar devam edecek.
Tanrı, Âdemi ve oğullarını dünyada nasıl yaşayacakları konusunda bilgilendirdi. Kurallar koydu ve bu kurallara uyulmasını istedi. Âdem oğulları yeryüzünde çoğaldılar, dağıldılar ve farklılaştılar. Tanrı, gönderdiği peygamberlerle yaşam kurallarını yeniledi ve insanı en büyük düşmanı olan İblise karşı sürekli uyardı.
İnsanların çoğu Tanrının emirlerini dinlemediler ve pek çok sorunlarla karşı karşıya geldiler. İnsanlar kadın- erkek ilişkilerini Tanrının istediği ölçüde ve şekilde hayata yansıtamadılar. Bu konu günümüzde de Dünyada ve İslam aleminde sorun olmaya devam ediyor. Bu yazıda bu konu işlenmeye çalışılacaktır.
2-İslam’dan önce kadın: İlk insan Hazreti Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdi. Tevhid inancına sahipti ve Müslümandı. İnsanlar çoğaldıkça ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşamaya başlayınca tevhid (tek tanrı) inancından uzaklaştılar. Tanrı gönderdiği peygamberlerle insanları sürekli uyardı ve onları tevhid inancına davet etti. Bu davet, Hazreti İbrahim (AS) den sonra gönderilen kitaplarla devam etti.
Hazret Musa (AS) Tevrat, Hazreti Davud (AS) Zebur ve Hazreti İsa (AS) İncil kitaplarıyla insanlığa Tanrının isteklerini duyurdular. Bu mesajların hepsi tevhid inancını yani özü itibariyle İslami inancı ifade etmekteydi. Tanrının insanlara ilettiği mesajlar peygamber Hazreti Muhammed’e (SAV) MS 610 yılından itibaren vahiy yoluyla indirilen ve kıyamete yani insanlığın sonuna kadar geçerli olan Kuran ile son buldu.
Şimdi Kuran indirilmeden önceki dönemlerde dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan kadının durumunu inceleyelim.
2.1. İslâm Öncesi Toplumlarda Kadın:
Toplumu oluşturan en önemli öğe olan aile, kadın ve erkekten oluşur. İnsanlar kadın ve erkek olmak üzere iki cinsten yaratılmış olmakla beraber kadın tarih boyu toplumda hak ettiği yeri alamadı. İslam öncesi toplumların bir kısmında kadın, hak sahibi olması şöyle dursun kendisi bir köle veya eşya gibi erkeğin mülkü olarak görüldü. Kadın aleyhine olan bu menfi tutumun başlangıcını tespit etmek zordur. Ancak insanlık tarihinin başlangıcında kadın ile erkeğin eşit haklara sahip olarak yaratıldığı bir gerçektir.
2.1.1 İlkel toplumlarda kadın: İnsanlar başlangıçtan sonra önce klanlar (kabileler) halinde yaşadılar. Klanlarda grup her şeydir. Bireyler ön plana çıkmaz. Klanı oluşturanlar her şeyden müşterek olarak sorumlu olurlar. Klanların bu yapısı kadın ve erkeğin eşit olduğunu gösterir. İki cins arasındaki ayrım, daha sonra ferdi mülkiyet kavramının gelişmesinden sonra ortaya çıkmış olabilir.
2.1.2. Konfüçyüsçülük’te (Konfüçyanizm) kadın: M.Ö. 551-479 yılları arasında yaşayan Çinli filozof Konfüçyüs (Conucius) tarafından kurulan ve bugün hâlâ Çin ve Japonya’da pek çok mensubu olan Konfüçyanizm’e göre kadın alınıp satılan bir eşyadır. Bu inanca sahip ailelerde kız çocuğu dünyaya geldiği zaman baba onu ucuz bir fiyata satmak için çarşıya götürür. Müşteri bulamazsa kızı kabul eden herhangi bir kimseye ya da yolculara hediye eder.
Konfüçyanizm’e göre kocanın vefatından sonra eşinin başka kimseyle evlenmemesini isteme veya kocanın vefatından sonra kadının kendisini yakmasını isteme hakkı vardır. Böyle bir taleple karşılaşan kadın talebi yerine getirmek zorundadır. Bu akıl dışı kuralların uygulanmasının neticesi olarak bir erkek öldüğü zaman o erkeğin eşi de erkekle beraber diri olarak yakılmaktadır. Bu uygulama 19. asrın sonlarına kadar devam etti. Bir kadının boşanmaya teşebbüs ettiği zaman hâkim tarafından boğularak öldürülmesine hüküm verildiği kaynaklarda yer almaktadır.
2. 1.3. Asurlularda kadın: Babil’den sonra Asurlular yazılı hukuku bulunan ilk toplumlardandır. Ataerkil yapıda olan Mezopotamya toplumunda, ailenin reisi babadır. Öyle ki aile reisi olan baba karısı ve çocukları üzerinde mutlak otoriteye sahiptir. Babanın ölümünden sonra aile reisliği, evin en büyük erkek çocuğuna geçmektedir.
İslâm öncesinde belki de kadınlara birtakım haklar veren nadir milletlerden birisi Asurlulardır. Asurlular veraset, şahitlik, akitleri icra etme gibi bir takım medeni haklarda kadın ile erkeği eşit kabul etmişlerdi. Bâbil kralı Hammurabi’nin koyduğu kurallardan mülkiyet haklarını devam ettirmelerine rağmen Asurlularda da kadın bir fert olarak erkeklerin sahip olduğu bütün haklara sahip olamadı. Hammurabi kanunlarının 117. maddesi şu şekildedir; “Eğer herhangi bir kişi borcunu ödeyemezse ve para için kendisini, karısını, oğlunu ya da kızını satarsa veya zorla çalıştırılmalarına izin verirse onları satın alan adamın ya da mal sahibinin evinde üç yıl süresince çalışırlar ve dördüncü yılda özgür bırakılırlar” Görüldüğü üzere borçlar hukukunu düzenleyen bu maddeye göre koca için ödeyemediği borcunun karşılığında karısını veya çocuğunu satma hakkı tanınmıştı.
Asurlularda mutlak bir otoriteyi temsil eden baba, ailenin reisi olarak mülkün, eşyanın, karısının ve çocuklarının sahibi konumundadır. Hammurabi kanunları aile reisi olan babaya istediği zaman boşama hakkını da vermektedir. Koca eğer haksız yere boşamışsa kadın sadece çeyizlerini geri alır. Fakat kadının haksızlığı sebebiyle gerçekleşen boşamalarda kadın kavgacı, geçimsiz, huysuz sayılır ve suya atılarak cezalandırılır
2.1.4. Yunanlılarda kadın: Yunanlıların ilk dönemlerinde (M.Ö. 1200-300) kadının durumu diğer milletlerin anlayışından çok farklı değildir. Kadın bütün sosyal haklardan mahrumdur. Kadın çarşı ve pazarlarda döküntü çöplük malı gibi basit bir meta olarak kabul edilir, ucuz bir fiyata satılırdı. Yunanlıların ünlü filozof Sokrat “Erkekler siyasete kadınlar eve” prensibini koymuş, Aristo ise kadını ile kocasının ilişkisini köle ile efendisinin ilişkisi gibi kabul etmişti.
Kadın hayatı boyunca erkeklerin sultası alında olup ona itaat etmek mecburiyetindedir. Kendisinin eş seçme hakkı asla yoktur. Aile reisinin kadının rızasını almadan dilediği erkeği koca olarak dayatma hakkı vardır. Boşanma hakkı diğer medeniyetlerde olduğu gibi tamamen erkeklere aittir. Öyle ki kadın evlenene kadar babasının evlendikten sonra da kocasının kölesi gibi hayatını sürdürürdü.
Bu dönemde “Kadınların evlere hapsedilmesi gerekir. Kadınlarla sadece erkek çocuk doğursun diye evlenilir.” düşüncesi egemendi. Isparta döneminde (MÖ 300 sonrası) erkeklerin devamlı olarak savaş ve harplerde olmasından dolayı kadınlara ev işlerini idare etmek, çarşıya çıkmak, alışveriş yapmak, mirastan pay almak gibi birtakım haklar verildi. Erkeklerin devamlı savaşmaları yüzünden kadınlar bu dönemde başka hiçbir medeniyette olmayan haklara sahip oldular. Bu durum zamanla kadınların çarşılarda ve toplum yerlerde erkekler ile rahat bir şekilde karışmalarına imkân verdi. Bunun neticesi fuhuş yayıldı ve herkes tarafından normal görülmeye başlandı. Hatta fahişeler siyasette etkin rol almaya başladılar. Bu durumu eleştiren Aristo ve Sokrat Isparta devletinin ve medeniyetinin çöküşünü kadınlara verilen bu özgürlük ve hürriyete bağlamışlardı.
2.1.5. Romalılarda kadın: Romalıların ilk dönemlerinde yalnız erkek hak sahibi idi. Bir baba, erkek olsun kız olsun dünyaya gelen çocuğu kabul etmek zorunda değildi. Romalılarda 12 Levha Kanunlarına göre baba bir çocuk dünyaya geldiği zaman onu terk etmeye, yaşayıp yaşayamayacağı hususunda karar vermeye tek yetkili kişiydi. Çocuk babanın ayaklarına yakın bir yere konur. Baba çocuğu kucağına alırsa kabul etmiş olur ve çocuk ailenin bir ferdi olurdu. Eğer kabul etmez ise çocuk umumi yerlere veya heykellerin dikildiği boş alanlara terk edilirdi. Bu çocuk erkek ise bazen birileri alır büyütür, kız çocuklarını ise hiç kimse almazdı. Bu durumda meydanda bırakılan bu masum çocuklar kız olsun erkek olsun ya açlıktan ya da aşırı sıcak veya soğuktan ölürdü. Bu durumu kimse yadırgamazdı.
Baba, çocuk yetişkin hale geldiği zamanda onu satmaya, hapse atmaya, dövmeye, zincire vurmaya ve hatta öldürmeye varabilecek genişlikte, tam yetkiye sahipti. Kendi çocuğunu meydanlara atan baba aile fertleri arasına yabancılardan dilediğini alma hakkına sahipti. Aile reisi olan babanın bu sultası sadece kendi çocuklarına değil, başta eşi olmak üzere gelinleri hatta torunları üzerinde etkili idi. Aile reisi olma vasfını kazanan bir kişi dilediği zaman eşini, çocuğunu, gelinini, torununu satabilir, öldürebilir veya istediği gibi zulmedebilirdi.
Erkeklerin aile reisinin sultasından kurtulması aile reisinin ölümü ile mümkündü. Aile reisi öldüğünde yetki en büyük oğula intikal ederdi. Görülüyor ki Romalılarda aile reisinin sultası sadece kadınlara yönelik değil aynı zamanda erkekler için de geçerliydi. Erkeklerin sultadan kurtulmaları mümkün, kadınların asla mümkün değildi.
Romalılar döneminde kadınlar değeri olmayan bir varlık olarak kabul edilmişlerdi. Kadınların ahiret hayatı yoktu. Onlar insanlık hayatı için bir yüz karasıydı. Bu yüzden başta et olmak üzere lezzetli kabul edilen yemekleri yemeleri yasaklanmıştı. Romalılara göre kadınların hayattaki tek sorumlulukları erkeklere hizmet etmekti.
2. 1.6. Yahudilerde kadın: Yahudilerin genel olarak kadınlar hakkındaki düşünceleri kadınların yaratıldığı günden kıyamete kadar lanetli olduğu şeklindedir. Yahudilerin inancına göre Hz. Allah (CC) Adem’i (AS) yarattıktan sonra “Adamın yalnız kalması iyi değildir” diyerek ona eş yaratmıştır. Tevrat’tan sonra Yahudilerin en muteber kitabı sayılan Talmud’a göre bu eşin adı Litith dir. Litith yaratıldıktan sonra kendisini Hz. Adem’e eşit gördüğü için onun sözünü dinlemeyip ona isyan etmiştir. Hz. Allah (CC) onu dişi bir cine çevirerek Hz. Adem’den ayırmıştır. Bir kısım Yahudilerin inancına göre cinler Allah (CC) tarafından yaratılmış Hz. Adem’in ilk eşi Litith’den dünyaya gelerek nesli devam etmiştir.
Yine Yahudilik inancına göre Hz. Allah (CC) daha sonra değeri ancak bir kaburga kemiği kadar olan Havva’yı yarattı. Hz. Âdem ilk yaratılan eşten itaatsizliği sebebiyle hayır görmemişti. Hz. Havva ise yasaklanmış meyvenin yenilmesi hususunda Hz. Âdem’i ikna edip kandırması ile cennetten kovulmasına sebep oldu. Böylece Âdem (AS) her iki eş tarafından kötülüğe maruz kaldı. Bu sebeple kadınlar lanetli kabul edildi.
Ellerindeki tahrif edilmiş Tevrat’ın Vaizler bölümünde “Kadını ölümden daha acı buldum. O kadın ki yüreği tuzak ve ağdır. Ve elleri zincirlerdir. Allah’ın önünde iyi olan adam ondan kaçıp kurtulur. Fakat suç işleyen ona tutulur” şeklinde kadını aşağılayıcı cümleler yer almaktadır. Tevrat’ta kadınların lanetli olduğu sarahaten yazılı olmamakla beraber Yahudiler sebep- sonuç ilişkisinden dolayı kadınları lanetli olarak kabul etmişlerdi.
Görülüyor ki Yahudilerin inancına göre yasaklanan meyvenin yenilmesinde bütün kusur Hz. Havva’ya isnat edilmiş ve bu yanlış inancın neticesi olarak kadınların kıyamete kadar lanetli ve suçlu olduğu kabul edilmiştir. Lanetli olan kadınlar dünyada insan muamelesini hak etmemekte, erkeklerin hizmetçisi olarak görülmektedir. Babanın kız çocuğunu dilediği kişiyle evlendirmesi babanın mutlak hakkıdır. Miras hususunda erkek çocuğun olduğu durumlarda kız çocuğu mirastan mahrum olur.
Yine onlara göre Tevrat’ın emirleriyle sadece erkekler yükümlüdür Kadınlar ise sadece ev işlerinden sorumludur. Ortodoks Yahudilerinin dua kitabında sabah dualarında yer alan bölümde erkeklerin kadın olarak yaratılmadıkları için yaptıkları şükür duası vardır. Ayrıca kadınlar hayızlı günlerinde necis (pis) kabul edilirler. Yahudi erkekler o günlerde kadınları kendilerinden uzak tutarlar. Hem kadın hem de dokunduğu her nesne necis olarak görülür. Hayızlı bir kadın kurban etine dokunmuş olsa o et asla temiz olmaz. Bu yüzden yakılıp imha edilmesi vacip olur.
Yahudilerde evlilik Yahudi neslini koruma anlayışına göre (Sıpt anlayışı) yapıldığından Yahudilerin başka dine ve ırka mensup kişiler ile evlilik yapmaları düşünülemez. Ancak İslam’dan önce Medine Yahudilerinin evlilik konusundaki sapık uygulamaları kendi dinlerini ne derece tahrif ettiklerini göstermektedir.
2.1.7 Hıristiyanlarda kadın: Hıristiyanların kadınlar hakkındaki inançlarına kutsal kitap yön verir. Kutsal kitaba göre erkek kadın için değil tam aksine kadın erkek için yaratılmıştır. Dolayısıyla Hristiyanlığın kadınlara karşı tutumları Yahudilerden daha kötü olmuştur. Yahudi inançlarının büyük bir kısmı Hıristiyanlığa da geçmiştir. Yahudilerde olduğu gibi Hıristiyanlara göre de kadınlar ilk kadın olan Havva’nın lanetini kıyamete kadar üzerlerinde taşırlar
Yunan medeniyetinin zirvede olduğu dönemlerdeki fuhuş ve zinanın çok yaygın olmasını Hıristiyan din adamları kadınlara verilen özgürlük ve haklara bağlamışlardı. Bu hal Hıristiyanları fena halde ürküttü. Çünkü Hıristiyanlar da bu kötü gidişatın sorumlusunun kadınlar olduğuna inanmışlardı.
Hıristiyanların aldıkları kararlara göre kadın şeytanca kötülüklere kapı açar, erkeği yasak ağaca götürür, Allah'ın (CC) emirlerini çiğner ve erkeğin ahlâkını bozar. Kadın günahın anası, fesat ve fitnenin kaynağıdır. Onun mevcut olması utanılacak bir durumdur. Kadın, günahın, ahlâksızlığın, ruhi ve manevi alçaklığın canlı bir heykeli olarak görülür. Bu sebeplerden evlilik kaçınılması gereken bir pisliktir. Allah (CC) nezdinde bekarlık evli olmaktan daha kutsaldır. Kadınlar şeytana açılan kapıdır. Güzellikleri erkekleri kandırmak için kullandıkları iblisin silahlarıdır.
Hıristiyan Aziz Tertolyan "Kadın, şeytanın insan nefsine giriş kapısıdır. Allah'ın yasalarını iptal eden Allah'ın çehresini bozan iğrenç bir mahluktur.’’ Yine Aziz Bonaventura yetiştirdiği öğrencilerine şöyle demiştir: “Siz bir kadın gördüğünüz zaman bir insan gördüğünüzü veya yabancı bir oluşum gördüğünüzü zannetmeyin sizin gördüğününüz şeytanın ta kendisidir. Ondan işittiğiniz şeyler yılanların hışırtısıdır”
MS 5. asırda Hristiyan din adamları kadının mahiyeti hakkında toplantılar tertip ettiler. Kadınların ruhu olmayan cesetler olduğu ve Hazreti İsa’nın (Mesih) annesi Hazreti Meryem dışında bütün kadınların cehennemlik olduğu hususlarında fikir birliğine vardılar.
Batı dünyasındaki milletler Hıristiyanlığı kabul edince Hıristiyan din adamlarının kadınlar hakkındaki görüşlerinden etkilendiler. Kadınların insan olduğunu kabul etmekle beraber onların sadece erkeklere hizmet için yaratıldığı düşüncesine daha çok önem verdiler.
2.1.8. Cahiliye dönemindeki Araplarda Kadın Cahiliye devrinin kadın algısını anlayabilmek için öncelikle o günün toplum yapısının incelemesi gerekir. Fakat cahiliye döneminde yazının çok az bilinip kullanılması, sözlü örf ve âdetin egemenliği, güvenilir kaynakların varlığı noktasında sıkıntı oluşturmaktadır. Ancak Arapların ileri seviyede kullandığı şiir ve edebiyat eserleri bizi bazı bilgilere ulaştırmaktadır.
Araplar arasında kabile birliği esastır. Kabile reislerinin hâkimiyeti otoriteyi oluşturmaktadır. Bazen kabileler arasında farklı uygulamalara rastlamak da mümkündür. Cahiliye toplumunda, “yerleşik” ve “göçebe” olmak üzere iki türlü hayat tarzı görülmektedir. İster yerleşik ister göçebe olsun kadınların hukuki statüleri Arap olmayan toplumlardaki kadınların statüsüne benzemektedir. Genel olarak kadınları hür ve bedevi olarak ikiye ayırmak mümkündür. Seçkinler soylu ailelere mensup şehirli kadınlardır. Bedeviler ise geçimini hayvancılıkla sağlayan taşralı kadınlardır.
Soylu ailelere mensup olan kadınlarla aynı dönemin diğer kadınları arasında çok keskin farklar söz konusudur. Çünkü soylu kadınlara toplumda hürmet edilir sözleri dinlenirdi. Başta Hz. Peygamberin ilk eşi Huveylid’in kızı Hz. Hatice ve Utbe’nin kızı Hint gibi kadınlar son derece itibar gören, konumları itibarı ile yönetici gibi olan kadınlardır. Dolayısı ile kadınlar aleyhine uygulanan Cahiliye Devri adetlerinden hür ve seçkin olan kadınları ayrı tutmak gerekir.
Cahiliye Devri adetlerinin kadınlarla ilgili uygulamaları daha çok cariyeler ile soylu olmayan bedevi ailelere mensup kadınlar için geçerlidir. Fuhuş ve zina her ne kadar hür kadınlar için ayıp görülse de köle ve cariyelerde normal karşılanırdı. Nitekim Ebu Süfyan’nın karısı Hint Müslüman olduğunda kendisine biat şartları sayılırken zina etmeyeceksin denildiğinde Hiç hür kadın zina eder mi? diye tepki göstermiştir. Hür kadınlarda zina ayıp görülür, fakat cariyelerde ayıplanmazdı. Cariyelerin sosyal hakları şöyle dursun bedevi kabilelerde hür kadınların bile sosyal hakları yoktu. Hz. Ömer (RA) Cahiliye Dönemi kadınları hakkındaki düşüncesini Müslüman olduktan sonra şu sözlerle ifade etmiştir. “Vallahi Câhiliye Dönemi’nde kadınlar bizim gözümüzde bir hiçti. Ta ki Allah Teâlâ onlar hakkında indirdiğini indirinceye kadar.”
Bu kabilelerin bir kısmında zina oldukça yaygın idi. Bundan dolayı bazı kimseler yetişkin çağa ulaştıkları zaman kendi babalarının kim olduğunu araştırırdı. Cahiliye geleneği uyarınca başkalarının nesebinden gösterilmelerine üzülen ve Hz. Peygamber'e babalarının kim olduğunu soran kimselerin mevcut olması, hür kadınlardan da zina edenlerin oldukça fazla olduğunu göstermektedir.
Erkekler de ise durum daha farklıdır. İster seçkin olsun ister ister bedevi olsun fuhuş erkekler için çirkin görülmezdi. Nitekim seçkin ve elit sayılan meşhur şair İmrul Kays’ın şiirlerinde erkeklerde zina ayıplanmadığı gibi onlar için iftihar vesilesi sayılmıştır.
Kadın çoğu defa erkekleri kandırıp yoldan çıkaran potansiyel saptırıcı güç olarak görülürdü. Herhangi bir konuda kadının görüşüne başvurmak ahmaklık sayılırdı. Erkeklerin hataya düşüldüğü anlaşılırsa görüşün isabetsiz olduğunu vurgulamak için karar kadına nispet edilir ve ‘’Bu kadınların görüşüdür” denilirdi. Bu anlayış Araplar arasında öyle yaygın hale gelmişti ki herhangi bir konu hakkında doğrunun ne olduğu araştırılacağı zaman” Kadınlar ile istişare edin fakat onların söylediğine muhalefet edin” fikri meşhur olmuştu. Çünkü Cahiliye Devri anlayışına göre kadınlar akıllarıyla değil sadece duygularıyla hareket eden varlık olarak kabul edilirdi.
Bu dönemde erkekler ailenin yöneticisi ve sorumlusu durumunda olup kadınlar erkeklerin gözetimi altında hayatlarını geçirmek mecburiyetinde idiler. Cahiliye devri yerleşik âdetlerine göre erkekler evin doğal yöneticisi ve lideri konumundaydılar. Bu yüzden kocalara efendi anlamına gelen ba‘l ismi verilmiştir. Bu efendilik vasfı hakkı her erkeğe verilmiştir. Erkek ailede her şeyden sorumlu tek kişidir.
Cahiliye çağında evlilik akdi olan nikah, dini bir mahiyet taşımazdı. Bu sebeple kadın ancak çocuk doğurduktan sonra aileye katılabilirdi. Kadın özellikle erkek çocuk doğurmadan ölürse, koca taziye edilmezdi. Çocuksuz kadın birini öldürüp diyet vermek zorunda kalırsa kocası tarafından değil mensup olduğu ailesi tarafından ödenirdi. Fakat bu durum çocuğun doğumundan sonra değişirdi. Bu anlayış kadınların konumu açısından hiç de iç açıcı bir durum arz etmemektedir. Kadın erkeklerin emrine itaat etmek zorundadır.
Babanın aile üzerindeki bu sınırsız yetkisi dünyaya gelen çocuklar üzerinde de onu doğuran anneye hiçbir hak tanımamıştır. Çocukların nesepleri babalara aittir. Bu yüzden yeni doğan bir çocuğun yaşayıp yaşamamasına babalar karar verir. Verdiği karar çocuğun öldürülmesi yönünde ise doğuran annenin hatta yaşadığı toplumun hiçbir söz hakkı yoktur. Baba suçlu görülmeyip katil sayılmaz. Bu durum insaf ve merhamet sahibi olanlar hariç kimse tarafından da yadırganmaz. Böyle bir anlayış başta mirastan pay verilmemek üzere evlenme ve boşanma gibi kadının hayatını ilgilendiren alanlarda kadının tercih hakkının asla olmadığını gösterir. Erkek istediği kadar kadınla evlenebilir, dilediği zaman da boşayabilir.
Romalılar ve Konfüçyüz’cülükte olduğu gibi Cahiliye dönemi Araplarda da kız çocuğu aile için yüz kızartıcı ve uğursuz kabul edilir ve kız çocukları öldürüldüğü zaman bu uğursuzluktan kurtulduklarına inanırlardı. Bu çirkin âdet Cahiliye devri Arap kabilelerinin bir kısmında yaygındı. Bu çirkin geleneğin sebebi kimilerine göre kızlar yüzünden hanelerine uğursuzluk ve ar gelme korkusu, kimilerine göre de fakirlik ve maişet korkusuydu. Kadınların fuhuş aracı görülmesi, kız çocuklarının ileride fahişe olacağı fikrini doğurdu. Bu yüzden kız çocukların daha küçükken öldürülmesi meşru görülmüştü.
Huzâa, Kinâne gibi kabilelerde ise melekler Allah’ın (CC) kızları olduğuna inandıklarından dolayı kızlarını meleklere ilhak etmek ve kurban etmek gibi bir çeşit ibadet niyeti yatmaktadır.
Cahiliye Dönemi ilgili kaynaklar incelendiğinde kız çocuklarını öldüren kimselerin bir kısmının vicdanları kabul etmemesine rağmen toplum baskısı yüzünden bu cinayeti işlemek zorunda oldukları görülmektedir. Kadınlar aleyhine uygulanan bu menfur davranışlar zamanla Araplarda şu anlayışın ve ata sözünün yerleşmesine sebep olmuştur. ‘’Kız çocuklarını toprağa gömmek iyiliktendir”
Arap kabilelerinin bir kısmında yaygın olan Cahiliye âdetleri sadece o devirde yaşayan Araplara mahsus bir durum da değildi. Tam aksine o asırda var olan bütün medeniyet ve hukuk sistemlerinde var olan bir durumdu. Hatta bu adetlerin Araplara ticaret ve komşuluk ilişkileri neticesi diğer medeniyetlerden geçtiği bile söylenebilir.
Çocukların ve kadınların öldürülmesi diğer medeniyet ve dinlerdeki uygulamaların dezenformasyona uğramış olarak Araplara geçmiş olması ihtimali uzak değildir. Çünkü eski dinlerde toplumun selameti için inandıkları ilahlarına kurban takdim etme geleneği vardı. İnandıkları ilahlarını memnun etme dinlerinin en başta gelen prensiplerindendi. Bu durumu Hazreti İbrahim’in (AS) oğlu İsmail’i (AS) kurban etmek niyeti ile teşebbüslerde bulunması ile ilişkilendirmek mümkündür.
‘’ İslâm öncesi Toplumlarda Kadın’’ konusunda yukarıda verilen bilgiler Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Ramazan AKSOY’un bir çalışmasından kısaltılarak alınmıştır.
2.1.9 İslamiyet öncesi Türk toplumunda kadın:
Bu konuya geçmeden önce Türklerin pek bilinmeyen tarihini inceleyelim. Eski Türklerle ilgili tarihi bilgiler genellikle Büyük Hun Devleti ile başlatılır. Oysa Türklerin tarihi çok daha eskilere uzanmaktadır. Hazreti Nuh (AS) Peygamberin oğlu olan Hz. Yafes'in soyundan gelen insanlarının tarihini, Joseph DEGUİGES in yazdığı Büyük Türk Tarihi kitabında Çin kaynaklarına dayanarak öğreniyoruz.
''Hz. Yafes, 250 sene yaşadı. 8 oğlu vardı. Oğullarından ilki 1- Türk (Türklerin atası) en faziletli kişi idi. Diğerleri 2- Hars, 3-Sakkıb, 4-Rus (Rusların atası), 5- Moninak, 6- Zvin (Çinlilerin atası) 7- Kamari (Bulgarların atası) ve 8- Tarij.
Türk'ün 4 oğlu oldu. Tonak, Zakal, Berzazar ve Amlak. Kendisinin yerine Tonak geçti. Tuzu ilk kullanandır. 240 sene yaşadı ve yerini Elçi Hana bıraktı. Bu zat, Ülkesini uzun süre adaletle yönetti. Yerine oğlu Dibakay geçti. Yönetim ondan oğlu Kayuka'ya ve sonra Alınca Han'a geçti. Bu zamana kadar tevhid inancı Türklerde devam etmekte idi.
Alınca Han zamanındaki sulh, emniyet, servet ve bolluk onlara atalarından gelen tek tanrı inancını unutturdu. Bunlar kendilerince yalnız güçlü ve kıymetli şeylere önem veriyorlardı. Kişiler kendilerini yüceltmek için yaptıkları resimlere tapmaya başladılar.
Alınca Han'ın ikiz oğlu oldu. Tatar ve Moğol (veya Mungol). Yönetim bu iki kişiyle paylaşıldı. Tatarın soyundan gelenler, Tatar Han, Boğa Han, Yalenze Han, Ataysir Han, Ordu Han, Baydu Han ve Syunç Han idi. İkinci kardeş olan ve kederli anlamına gelen Moğol'un soyundan gelenler, kuvvetli bir devlet kurdular. Moğol'dan sonraki ilk hükümdar Kara Han idi. Bu kişi, çok güçlü bir hükümdar idi. Zengindi. Yazlık ve kışlık sarayları vardı. Bu kişinin zamanında tevhid inancından eser kalmadı. Putperestlik her tarafa hâkim oldu.
Kara Hanın oğlu ve halefi Oğuz Han (MÖ 2800’lü yıllar) hakkında birçok efsaneler anlatılan bir hükümdardı. Doğumunda hayret verici olaylar yaşanmıştı. Çok çabuk büyümüş ve kendini tevhid inancını hâkim kılmaya adamıştı. Bu nedenle babası ile mücadele etti ve onu yendi. İktidarında putlara tapanlarla şiddetli mücadele etti. Bu din savaşları 10 yıl sürdü. Oğuz Han, daha sonra Çin, Tangut ve Kara Hıtay krallıklarını zapt etti. Önce doğuya, sonra batıya Amuderya bölgesine sefer yaptı. O bölgelere hâkim oldu. 116 sene süren saltanattan sonra öldü. Oğuz Han'ın hayatı, Kuran'ı Kerim'in Kehf suresinde anlatılan Hz. Zülkarneyn'in hayatına çok benzemektedir.
Oğuz Hanın 6 oğlu oldu. Gün Han, Ay Han, Yolduz (Yıldız) Han, Kuk (Gök) Han, Tag (Dağ) Han ve Tengiz (Deniz) Han. Türk kavmi bu kişilerden türemiştir. Orta Asya'da çeşitli zamanlarda yaşayan bütün kavimler yukarıda isimleri yazılı kişilerin torunlarıdırlar. Medeniyette çok ileri olan bu insanların yaşam koşulları giderek zorlaşmakta idi.’’
Bu bilgilerden eski Türk topluluklarının binlerce sene önce tevhid (tek tanrı) inancına sahip olduklarını ve sonradan bu inançtan uzaklaştıklarını anlıyoruz. Kültürün dört ana unsurundan (ilim, sanat, felsefe ve din) biri olan din, toplum hayatının şekillenmesinde etkiliydi ve kadının sosyal durumu da bu doğrultuda şekillenmişti. İslamiyet öncesinde Asya’da egemen olan Hun ve Göktürk Devletlerinde toplum tek tanrı inancından uzaklaşmıştı ama Gök Tengri inancı varlığını korumaktaydı. Kadın -erkek ilişkileri ise asırların oluşturduğu kültürel anlayışla (töre) devam etmekteydi.
Şimdi İslam öncesinde Türk toplumlarında kadının durumunu Samsun 19 Mayıs Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU’nun İslam Öncesi Türk Toplumunda Kadının Konumu Üzerine adlı çalışmasından bölümler alarak öğrenelim.
Eski Türk toplumu ile ilgili özellikle batılıların hazırladığı eserlerin pek çoğunda, göçebe olmalarından dolayı Türkler, insanlığın gelişimine neredeyse hiç katkıda bulunmamış bir topluluk olarak anlatılır. Onlar vahşi aile grupları şeklinde örgütlenmiş göçebe çobanlardır. Doğuştan itibaren medeni vasıflardan yoksun olan Türklerin de içerisinde yer aldığı göçebeler, sadece var olanı tüketir ve bu anlamda hayatı kolaylaştıran gelişmelerin önünü tıkar. Askerî güçleri ile bir yeri ele geçirseler de o ülkede fetret devri başlatırlar, karmaşa çıkarmanın ötesinde bir şey yapmazlar. Herhangi bir inanç sisteminden yoksun olmalarından dolayı başıboş insan yığını olarak tarif edilmelerinde mahzur yoktur. Devlet teşkilatına sahip olmadıkları gibi kanun nedir bilmezler, kendi kurallarına göre yaşamayı severler.
Bu ve benzeri önermelerle eski Türkleri tanımlamaya çalışan düşünürlerin yanıldığı günümüzde açıkça ortaya çıktı.. İslam öncesi Türk toplumu yarı göçebeydi. Ekonomik sistem büyük ölçüde hayvancılık üzerine kuruluydu. İlk dönemde boylar hâlinde yaşayan Türkler, devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte milletleşmeye başladı. Atı ehlileştirmeleri ve demiri ilk kullanan topluluklardan biri olmaları sebebiyle uygarlık tarihine büyük katkı yaptılar. Süvari orduları sayesinde yaşadıkları coğrafyalarda çok zorlanmadan siyasi üstünlük kurabildiler. Kurdukları güçlü devletler sayesinde Çin’den Atlas Okyanusu’na kadar pek çok farklı topluluğu bayrakları altında bir arada yaşattılar
Türklerin siyasi ve askerî meziyetlerini kabul eden bazı düşünürler, bazı arkeolojik çalışmalarda ele geçen buluntularla görüşlerini değiştirdiler. Pazırık kurganında ele geçen buluntulardan dünyanın en eski halısının Türkler tarafından yapıldığı ortaya çıktı. Esik kurganında ortaya çıkan altın elbise ise MÖ V. yüzyılda Türk madenciliğinin geldiği ileri seviyeyi ve sahip oldukları estetik değerleri göz önüne serdi. Sadece bu iki örnek medeniyet tarihinde Türklerin yeri ile ilgili algıyı büyük ölçüde değiştirmeye yetti.
Siyasi yapı: Devlet kurabilmenin en önemli şartlarından birisi insanları bir arada yaşatacak kanunlara ve güçlü bir toplumsal yapıya sahip olmaktır. İslamiyet’ten önceki devirde Orta Asya’dan dünyanın farklı yerlerine dağılarak Hindistan’dan Karadeniz’in kuzeyine, Macaristan’dan Kafkasların güneyine birbirinden çok farklı yerlerde devletler kurma başarısını gösteren bir millet, siyaseten başarılıdır. Çünkü farklı kökenlerden, dinlerden, kültürlerden insanları bir arada yaşatacak siyasi birikime ve kanuni alt yapıya sahiptir. Dünyayı yönetmek maksadıyla yaratılmış bir millet olduğuna inanan Türkler, cihan hâkimi olabilmek için bu birikime ve hukuka büyük önem verdiler.
Aile yapısı: Ancak bu ideale ulaşabilmek için güçlü bir sosyal yapıya ihtiyaç vardı. Güçlü bir toplumun temeli güçlü bir aile oluşumundan geçer. Türk ailesi ataerkildir. Türklerdeki ataerkillik diğer ulusların anlayışından farklıdır. İran ya da Roma’da olduğu gibi babanın ailede mutlak hâkimiyeti söz konusu değildir. Kadının ve çocuğun çeşitli haklarının olduğu bir ailedir.
Konar-göçerliğin bir neticesi olarak çekirdek aile tipi yaygındır. Çok evliliğin pek görülmediği eski Türk toplumunda aile, dinî ve toplumsal değerlerle kutsanan bir kurumdur. Yeni bir ev kurmak anlamına gelen ve günümüze kadar kullanılan ev-bark olma deyimindeki bark kelimesi mabet demektir. Yeni bir aile kurulması mabet kadar kutsal bir çatı inşa edilmesi anlamına gelir. Aile ve toplum içerisinde kadının yeri ise Türklerin medeni seviyesini gösteren önemli bir ölçüdür.
Kadının ailedeki yeri: İslam öncesi dönemde Türklerde aile yapısı ve kadının statüsü ile ilgili bugüne kadar pek çok çalışma yapılmış ve mesele etraflıca ele alınmıştır. Türklerde kadın ya da aile meselesi gündeme geldiğinde Ziya Gökalp’in görüşleri öne çıkar. Türklerin hem demokrat hem de feminist olduklarını kaydeden Gökalp, Şamanizm’in kadındaki kutsi kuvvete dayandığını yazar. Türk şamanları sihir ile olağanüstü güçlerini gösterebilmek için kadınlara benzemeye çalışırlardı. Bu inanç içerisinde toplum hayatında kadınla erkeğin bir arada bulunması şarttı.
Ona göre bir emirname yazıldığında “hakan emrediyor” ibaresiyle başlarsa kabul olunmaz “hakan ve hatun emrediyor ki” sözüyle başladığında muteber sayılırdı. Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul etmez, bu törenlerde sağda hakan solda hatun otururdu. Şölenlerde, kurultaylarda, ibadet ve ayinlerde, harp ve sulh meclislerinde, hatun da mutlaka hakanla beraber bulunurdu. Kadınlar hükümdar, kale muhafızı, vali, sefir olabilirdi.
Cinsiyet ayrımcılığı İlk Çağ’dan günümüze insanlığın en önemli toplumsal problemlerinden biri oldu. Tarih boyunca dünyada genel olarak kadına yönelik negatif ayrımcılık yaygındı. Türklerin çağdaşı topluluklar farklı derecelerde de olsa çocukları arasında cinsiyet ayrımı yaparlarken Türkler çocuklarına farklı davranmazlardı.
Çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapılmaz. Sadece soyun devamını sağladığı için erkek evladın önemi hissettirilir. Ergenlik çağına kadar kız ve erkek çocuklarının bir arada yetiştirilmesi bu toplumsal değerin en önemli uygulamasıdır. Türklerin çocukları arasında cinsiyet ayrımı yapmaması onların kadına bakışları hakkında önemli bir göstergedir.
Toplum hafızasının gidebildiği en eski yer olan efsane ve destanlar Türklerin kadına bakışını gösterme açısından oldukça kıymetli bilgiler içerir. Destanlara bakıldığında kahramanların anneleri ve eşleri hep ilahi ışıktan varlıklar olarak tasvir edilir. Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Han’ın eşinin karanlık bastığında gökyüzünden inen, aydan ve güneşten parlak bir ışık şeklinde tasvir edilmesi, Göç Destanı’nda Hulin Dağı’ndaki bir ağaca inen mavi bir ışıktan Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin’in doğması gibi örnekler bu duruma işaret eder. Bu örnekler toplumsal hafızada kadının konumlandırılmasıyla ilgili olarak oldukça kıymetlidir.
Umay simgesi, Türklerin zihin âleminde kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden birisidir. İlk kez Kültigin abidesinde “Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında kaldı. Umay gibi annem hatunun devletine, küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı.” sözleriyle anılan Umay, Tonyukuk yazıtında Göktürkleri kurtaran varlıktır.
Yenisey’deki Köktürk harfli yazıtlardan anlaşıldığı kadarıyla “Evdeki eşime, vadideki oğullarıma doyamadım, değerlilerime, kutsal devletime, baştaki begime doyamadım.” örneğinde olduğu gibi kadının adı ilk sırada anılır. Kişi kelimesi ile insan ve her iki cins de ifade edilebildiği için kadın- erkek arasında bir ayrım olmadığı anlaşılır.
Türkistan’da ele geçen heykellerde aynı mezar alanına defnedilen kadın ve erkek heykellerinin bir arada olması bu eşitliğe şehadet eder. Kadınların ailesine ve eşine bağlılığı hususunda pek çok örnek vardır. Şorların Ak-Kağan destanında üç kadın tipine rastlanılır. Birincisi mücadeleci ve korkusuz alp kadın, ikincisi ideal bir eş ve anne olarak tanımlanır. Üçüncüsü ise aklın ve bilgeliğin sembolüdür.
Arap bilgini İbn Fadlan’ın Türkler arasında gayrimeşru ilişkilerin olmadığı yönündeki tespiti de çağdaşı toplumlarda ciddi biçimde cinsel meta hâline gelen kadınların Türk toplumu içerisindeki farklılığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu tespit eski Türklerde kadınların sahip olduğu hukuki haklar çağdaşlarından daha ileri olduğu konusundaki kanaatleri güçlendirir. Bu konuda ilk dikkat çeken şey kadının ekonomik bakımdan pek çok imkâna sahip olmasıdır. O zamanın şartlarında bu çok önemli bir hadisedir.
Ziya Gökalp, evin karı ve kocanın ikisine birden ait olduğunu ifade ederek çocuklar üzerindeki hükümlerin baba kadar anaya da ait olduğunu vurgular. Kadınlar mala tasarruf ettikleri gibi dirliklere, zeametlere, haslara, malikânelere de malik olabilirlerdi. Diğer bir konu ise mirastan pay alma meselesidir ki kadınlar bu hususta sadece çağdaşlarından değil günümüzdeki pek çok toplumdan da daha öndedir. Evlilik aşamasında kız çocuğu mirastan payını alırdı ve çeyiz malı üzerinde kocasının hiçbir tasarruf hakkı yoktu.
Aynı dönemde bırakın miras almayı anne ve çocuklarının baba için çalıştığı Mezopotamya toplumunun ya da kadının mirastan hiçbir hak iddia edemediği Roma hukukunun geçerli olduğu zamanda Türklerde evlilik çağı gelen kız, miras payını alarak yuvasını kurardı. Bu hukuki bakımdan büyük bir ayrıcalıktı. Bugün bile kız evlatlara mirastan pay verilme hususunda çeşitli engellemeler olduğu düşünülürse o dönemde Türk kadınının ne derecede önemli bir yer edindiği anlaşılabilir.
Türk kadınının hukuki durumu ile ilgili diğer önemli bir husus boşanma hakkına sahip olmasıdır. Ataerkilliğin yaygın olduğu toplumlarda böyle bir hakka rastlamak mümkün değildir. Kadını her şart altında evliliğe mecbur bırakan zihniyet Türkler arasında mevcut değildir. Eski Hint toplumunda eşi ölen kadın, çocukları ya da ailesinden başka erkekler sahip çıkmazsa günah işleyebileceği ve hayatını devam ettiremeyeceği sebebiyle öldürülebilirdi. İşte böyle bir çağda Türklerde kadınlar eşlerinden ayrılabiliyordu.
Kadının yönetimdeki yeri: Göktürkler zamanında Bumin Kağan’ın hanımının unvanı olarak kayıtlara geçen hatun ismi, devlet yönetiminde hak sahibi kadın anlamını taşır. Hatun unvanı özel bir törenle alınır ve saraydaki diğer kadınlardan üstün sayılan bu kadınlar devlet idaresinde resmî yetki sahibi olup veliahtlar genellikle onların oğulları arasından seçilir. Hatun aynı zamanda bilge kadın eğitmen ve öğretmen anlamlarında kullanılır.
Hatunların toplum içerisindeki yerini gösteren en büyük örnek onlara ait şehirlerdir. Hatun şehirleri ismiyle bilinen bu şehirlerin kökeni, Türk beyleri sefere giderken kadın ve çocukların girilmesi güç, muhafazalı uzak vadilere çekilmesi sonucu oluşmuştu. Hazarların başkenti Etil şehrinde hatunun oturduğu kısım Hatun balığ olarak kaydedilmiştir. Uygurlar zamanında dört hatun şehri olduğu bilinir. Bu durum Türk içtimai hayatının kadına verdiği değerin açık bir ifadesidir.
Tarihi olaylarda hatunların büyük rolleri olmuştur. Pers kralı Kurus’u yenen Türk tarihinin ilk kadın hükümdarı olan Tomris Hatun, Büyük Hun hükümdarı Mete Han’ın eşi Lu Hou Hatun, Avrupa Hun hükümdarı Attila’nın eşi Arıkan Hatun, Bilge Kağan’ın hanımı Po-fu Hatun ve Sabir hükümdarı Boğarık Hatun bunlara birkaç örnektir.
Günümüzde çok kullanılan hanım kelimesi, eski Türklerde en yüksek yönetici olan hanın, eşini kendisinin hanı olarak ifade etmesinden ortaya çıkmış bir kelimedir. Hanın eşi, hanın hanıdır. Eşim benim hanımdır demektir.
Özetlersek: İslam öncesi dönemde Türklerde kadınların önemli bir konuma sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ataerkil bir aile yapısının hâkim olduğu eski Türk toplumunda çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapılmaması, kadınların, doğuştan itibaren ortaya çıkan bazı eşitsizliklere maruz kalmadığını gösterir. Çağdaşı toplumlarda var olan ve kız çocuklarının utanç olarak görüldüğü geleneklere Türkler arasında rastlanılmaz. Türk kızlarının evleneceği eşi kendisinin seçmesi ve evlilik sırasında baba evinden miras payını alarak çıkması da onun ailesi içerisinde belirli bir hukuka sahip olduğunun delilidir. Türk kadını anne olduktan sonra statü olarak çeşitli yeni haklar elde etmektedir. Ev ve tüm servet karı- kocanın ortak malı olduğu için bunlar üzerinde tasarruf hakkı eşinden sonra kadınlara geçerdi. Bu sistem devlet yönetiminde de kendini gösterdiğinden eşleri öldükten sonra devlet idare eden kadınlara rastlamak mümkündür. Diğer yandan kadınların boşanma hakkına sahip olması onları her şart altında evliliği devam ettirme mecburiyetinden kurtarır. Bu iki vasfı dolayısıyla Türk kadını sadece çağdaşı topluluklardaki kadınlardan değil günümüzdeki pek çok hemcinsinden de ileri düzeydedir.
Gelecek yazı: İslâm Dininde Kadın














